El emeğini, “hikâyesi” üzerinden değerlendirmek...

04:0026/05/2026, Salı
G: 26/05/2026, Salı
Fatma Barbarosoğlu

Olay, Ordu’da bir okulda yaşandı. Ben haberi Orduca isimli internet sitesinden okudum. Mayıs ayı, özellikle dar gelirli aileler için mezuniyet balosunda kızlarının giyeceği kıyafetin sıkıntıları ile geçiyor her yıl.  İlk okuldan mezun olanlar da liseden mezun olanlar da aşırı dekolte kıyafetler içinde “mezun” oluyorlar. Kıyafetin arkadaşları tarafından takdir görmesi için hem marka bir ürün olması hem de dekoltesinin “cömert” olması gerekiyor. Haberdeki Ordulu öğrenci, mezuniyet balosunda giymek

Olay, Ordu’da bir okulda yaşandı. Ben haberi Orduca isimli internet sitesinden okudum.

Mayıs ayı, özellikle dar gelirli aileler için mezuniyet balosunda kızlarının giyeceği kıyafetin sıkıntıları ile geçiyor her yıl.  İlk okuldan mezun olanlar da liseden mezun olanlar da aşırı dekolte kıyafetler içinde “mezun” oluyorlar. 

Kıyafetin arkadaşları tarafından takdir görmesi için hem marka bir ürün olması hem de dekoltesinin “cömert” olması gerekiyor.

Haberdeki Ordulu öğrenci, mezuniyet balosunda giymek üzere artık hayatta olmayan babasının anısını yaşatmak, onu yanında hissetmek için babasının eski gömleklerinden bir elbise diker. Diktiği elbiseyi mezuniyet balosunda giyince arkadaşlarının hakaretlerine maruz kalır.

Okul müdürü eline mikrofonu alır ve bu elbisenin hikâyesini anlatır.

Salon sessizliğe bürünür. Elbisenin “hikâyesi” bütün salonu derinden etkiler.

Salonu o kadar derinden etkilemiş olan nedir? El emeğine duyulan saygı mı?

Arkadaşlarına hakaret eden öğrencilerin el emeği ve göz nuruna dair bir fikirlerinin olduğunu sanmıyorum. 

Okul eğitimi el emeği göz nuruna dair bir şey öğretmiyor. Oysa klasik terbiye el sanatlarını asla atlamaz. Padişahların hepsi sanat, zanaat ehlidir. II. Abdülhamit Han’ın yaptığı el emeği ayna çerçeveleri, dolaplar bütün teknolojik imkanlara rağmen herkesin yapamayacağı bir hüner barındırır.

El sanatları, el işleri erken yaşlardan itibaren çocuklara sabır ve sebatı öğretir. Bizim öğrencilik yıllarımızda orta okulda kızlar ve erkeklerin farklı sınıflarda eğitim gördükleri el işi dersi vardı. Kız öğrenciler, zıbın diker, bebek yeleği, bebek patiği ve hırkası örer, bohça kenarına antika yapar, değişik teyelleme ve düğme dikme usullerini öğrenir, yamayı bir sanat olarak yapma becerisini kazanmaya çalışırdı. Elbette bütün öğrencilerin el hüneri, el becerisi aynı değildi ama diğer derslerde başarısız olup da el işi dersinde maharetini ortaya koyan öğrenciler, bütün sınıfın takdirini kazanırdı.

Aynı durum erkek öğrenciler arasında da geçerliydi. Onlar el işi dersinde hapishanelerde yapılan boncuk işi yaparlar, küçük lastik topu, toplu iğne yardımıyla pul ve boncuklarla kaplarlardı. Her bir toplu iğne üzerine bir pul bir boncuk bir pul dizilir, sonra bunlar nizami olarak topun üzerine yerleştirilirdi. Bu renkli, ışıltılı toplara minibüslerde şoförlerin dikiz aynasından aşağı sarkmış bir şekilde sıkça rastlanırdı.

Erkek öğrencilerin el işleri arasında, plastik kalıplar içinde alçıdan heykel yapma, tahtalarını kendisinin çaktığı mini halı tezgahında 30X30 ebatlarda halı dokuma, kıl testere ile bir obje yapmak gibi işler de olurdu.

Haberin bizi götürdüğü yere geri dönecek olursak... Öğrenciler arkadaşlarının el emeğine saygı duymaya davet edilmiyor, hoş davet edilseler de bu davete icabet etmeyeceklerini biliyoruz. Çünkü el emeğinin değerine dair ufacık bir fikre ve deneyime sahip değil çoğu. 

İçinde yaşadığımız çağ her birimizi, üç ekran (TV, bilgisayar, cep telefonu) aracılığı ile ürünleri, hikâye üzerinden tüketmeye davet ediyor. Kendisine elbise dikmiş olan öğrencinin dikiş üzerinden takdir görmesi beklenirken dikiş dikmesi ancak bir hikâye eşliğinde ortaya konduğunda arkadaşları tarafından anlaşılabiliyor. Ki bu hikâyeyi anlatan okul müdürü belli ki gençleri iyi tanıyor. Arkadaşınızın emeğine saygı duyun, bakın ne kadar güzel bir elbise dikmiş kendisine, temalı bir konuşma yapmış olsaydı, muhtemelen alay eden öğrencilerin alaylarını daha şiddetli bir şekilde sürdürmelerine vesile olurdu. 

Ne yapıyor Müdür Bey? El emeği ile dikilmiş elbiseye anılar üzerinden bir çerçeve çiziyor. Vurguyu el emeğine, göz nuruna değil, elbisenin dikilme amacına, dikilme hikâyesine yapıyor.

Hikâye elbette çok önemli. Biz her şeyi hikâyeler aracılığı ile anlar ve hayatımıza dahil ederiz. Ama buradaki hikâye, olanı biteni reklam diliyle anlatışımızın/anlayışımızın bir örneği.  Hikâye bir kelime olarak tarihin hiçbir döneminde bu kadar dile düşmemişti. Hayatın içinden çekilen her bir anlam kelime olarak bir müddet dile düşer, sonra tamamen unutulur.

Hikâye kelimesi de her vesile ile dilimizde. Sorun şu ki kimse kendi akan hayat hikayesinin farkında değil. Kendi hayat hikayesini “büyük hikâye”ye bağlayan damarı idrak etmeden “hikâye” paylaşıyor. Halbuki hayat hikâyemizin ana damarı ölümlü oluşumuz. Öğrencinin babasından kalan gömlekleri kesip biçerek diktiği elbise, ölümü, hatırayı, hafızayı el emeği ile bütünlemiş bir tasarım olarak hayatın içine bir anlık mola olarak yerleştiriyor. Görebilen için…

#Aktüel
#Hayat
#Fatma Barbarosoğlu