
Kendimi bir şeylere fazlaca kaptıracak gibi olduğumda şu ucu açık soruyu kendime hep sorarım: “Hakikatin mi peşindesin, yoksa...”
İnsan kendisiyle ilgili konularda zihinsel berraklığını yitirmeye başladığında hakikatle irtibatında zayıf noktalar hasıl oluyor. Kişi, çoğu zaman farkında bile olmadan, nefsinin iç kulağına fısıldadığı şeylere kendini inandırmak için çabalar hale geliyor. Yalanın hakikati perdelemek üzere güç kazanması için uygun zemin böylece ortaya çıkmış oluyor. O noktadan sonra, hakikat ne söylüyor, yalan neyle ona galebe çalıyor, tam bilinemez, anlaşılamaz hale geliyor. Bu belirsizlik, zaman içinde yalanın imkanlarını daha da güçlendirirken, kendi kendimize uydurduğumuz mazeretlerin de yardımıyla hakikati bizden adım adım uzaklaştırıyor. Artık ağzımızdan çıkanı, değil kalbimiz, kulağımız bile duymaz hale geliyor. Hal böyle olunca; lisanımızın her söylediğine sorgusuz sualsiz inanır, kendi elimizle nazar ve dikkatimizden ırağa ittiğimiz hakikatiyse pek hatırlamaz oluyoruz. Hakikatimizi yalanlardan arayıp bulmaya, asıl olanı da yalandan saymaya başlıyoruz. Bu döngü kolayca kırılabilir bir döngü olmuyor tabiatıyla; yalan yalanı çağırıyor ve zihnimiz yalanı doğrulayan yalanlarla tıka basa doluyor. Bu döngüyü bozmak oldukça güç; çünkü yalanın yalana eklenerek oluşturduğu bu sistematiği kıracak farkındalıktan epeyce uzaklaşmış, mevcut halimizi sorgulayacak sebeplere erişmekten aciz durumda oluyoruz.
“Tatlı bir yalan söylersen on kişi seni alkışlar, acı bir gerçek söylersen sekiz kişi sana saldırır. Ama iki kişi sorgulamaya başlar. O iki kişiye selam olsun!” diyor Bertrand Russell, ‘Aylaklığa Övgü’ isimli meşhur kitabında.
İnsanın zihnini kendi haline bıraktığında yaşadığı şeylere sorgusuzca alışmaya, onu değiştirecek şeylerden kaçınmaya doğru bir eğilimi oluyor. Bir tür zihinsel konfor arayışı içindeyiz az ya da çok hepimiz. Bir şeye inanalım, o inandığımız şeyle bir ömür yaşayalım istiyoruz. Doğru şeye inanırsak çok mesele değil bu, ama ya yanlış bir şeye doğru diye inanırsak... Bu yanlışın içinde kaybolmak ve bu dramatik sapmayı bir ömre yaymak demek... Bunun içindir ki, her şartta kendinden fazlasıyla emin ve memnun olmak tehlikeli bir şey bizler için... Kendimizle hakikat arasındaki mesafenin açılmasından şüphe halinde olmak, muhasebeyi hiç elden bırakmamak gerekiyor bu durumda. Kendi doğrularımız diye dört elle sarıldığımız şeyleri, kendimizi inandırdığımız yalanlardan imal etmiş olabiliriz çünkü. Kusurluyuz, hakkaniyet ve sadakat noktasında eksiğiz, nefis sahibiyiz, türlü türlü vesveselere maruz kalıyoruz. Kendimizden emin olmak için yine kendi ahvalimizden, yanılma ihtimallerimizden, zayıf noktalarımızdan tamamen gafil olmamız gerekir ki, gaflet malum ki her zaman bir felaketin eşiğine götürür bizi. Modern söylemlerde telkin edildiğinin aksine, kendine, kendi doğrularına, kendi yanılmazlığına iman etmek değil insanın hakikati... İnsan, ancak hakikatin sahibine ve yanılması olmayan hakikate teslim olabildiği ve bu kararından sabit kadem kalabildiği ölçüde emniyette olabiliyor. Bu yüzden hakikati gözde, daha da önemlisi özden hiç kaybetmemek, o irtibatı ve muhabbeti hiç yitirmemek gerekiyor.
Peyami Safa merhum, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda hakikatin ne kadar bizimle olduğuna vurgu yapıyor: “Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: ‘Buradayım!’ der.”
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.