
90’lı yıllarda bir süre çeşitli belgesel çekimlerinde farklı görevler aldım ve bolca seyahat ettim. Bu seyahatlerden birinde, çadırda yaşayan göçerleri çekmek üzere denize kıyısı olan bir Akdeniz şehrimizin yaylasına çıktık. Orada göçer ailesinin reisi konumunda bir amcamızla tanıştık, çok renkli, çok ilginç şeyler anlatan eğlenceli biriydi. Onunla uzun bir röportaj çekmeye karar verdik. Biz bu kararı verdiğimiz sırada misafiri olduğumuz göçer aile bizi yemeğe çağırdı. Oturup yemeğimizi afiyetle yedik, sofradan kalktık ve çekime hazırlanmaya başladık. Ancak röportajını çekeceğimiz amcamız ortada yoktu. Nice aramadan sonra kendisini bulduk ve çekime geçtik. Ama amca aynı amca değildi, biraz önce birbirinden renkli yayla hikayeleri anlatan o adam gitmiş lafın belini doğrultamayan biri gelmişti. Sonradan anlaşıldı ki amcamız çekim heyecanıyla gidip arkalarda bir yerlerde iki tek atmış, çakır keyif olmuştu. Tabii çekimi iptal etmek zorunda kaldık ve yola devam ettik. Muhtemel ki amcamız kafayı çekmese de o heyecan ve gerginlikle kamera karşısında aynı renkli kişi olamayacaktı. Çünkü bu işlerde çok daha profesyonel olsanız ve bu amcamız kadar gerilim yaşamasanız bile, kameranın varlığı ile insanın doğallığı arasında az ya da çok bir mesafe ortaya çıkıyor mutlaka. İşin tabiatı bu; birinde kendinizi yaşıyor, diğerinde yaşadığınızı sergiliyorsunuz. Birinde olmayan, ikincisinde olan şey seyirci, seyredilme duygusu, sergileme çabası...
Bugün neredeyse her dakika milyonlarca kamera açık ve herkesin o kameraların karşısında olmak konusunda saklamaya ihtiyaç duymadıkları hevesleri var. İnsanların kendi hayatının kesitlerini sadece tanıdığı insanlarla değil herkesle paylaşmayı istediği, bunu alışkanlık haline getirdiği gözlenebiliyor. Bunu yapmayı istemeyenler de bir şekilde sıradan hayatın bu kadrajlarına girmekten kendini kurtaramıyor. Bu kadar kameralarla iç içe yaşayınca kamera önünde olma durumu eskisi kadar germiyor, heyecana sevk etmiyor insanları. Kamera önünde herkesin eskisinden çok daha profesyonel ve rahat bir duruş sergilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu rahatlık, kişileri, eksiği gediğiyle olduğu gibi görünme tedirginliğinden kurtarıyor ve onlara kendilerini kurgulama, kendileri yerine parlatılmış imajlarını koyma imkanı veriyor. Sonuç elbette çok daha iddialı, çok daha profesyonelce ama çok daha az gerçek oluyor.
Herkes kameraların önünde olduğuna göre, herkes kendi kurgu-karakteri ile kişisel medyasında boy gösterme imkanını kullanabildiğine göre, ilişkiler de gerçek insanlar arasında değil, kurgusal karakterler, cilalı kişilikler, yapay imajlar arasında yaşanıyor daha çok. Olmadığımız gibi görünerek birbirimizi bir anlamda kandırıyor, herkes bunu yaptığı için de bu asılsızlığı kanıksamış oluyoruz. Kanıksanmış asılsızlık, zaman içinde kişilerin sadece başkalarına gösterdikleri bir şey olarak kalmıyor, kendilerini inandırdıkları bir yalana dönüşüyor. Gerçek kişiliklerden, kurgusal cilalı kişiliklere taşınmak, görüldüğü üzere günümüzün insanı için çok da zor olmuyor.
“Kandırmanın yanlış olduğunu ve kandırdığımı biliyorum, ancak işler böyle yürüyor, gerçeklik böyle bir şey. Yaşamın ve her seçimin bir dolap olduğu bilinir, ancak bu bilgi o kadar evrensel kabul görüyor ki artık hiçbir alternatifi yok. Herkes herkesin kandırdığını biliyor, dolayısıyla herkes kandırıyor ve şayet ben kandırmazsam, aslında dürüst olmanın ıstırabını çekerim” diyor ‘Yaşam Sanatı’ kitabında Zygmunt Bauman.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.