
“İnsan suya düştüğü için değil, sudan çıkamadığı için boğulur” buyuruyor Hazreti Mevlânâ.
Büyük kelimelerle konuşuyoruz, küçük anlamlarla idare etmeye çalışıyoruz. Büyük meseleleri çözmeye soyunuyoruz, küçük engellere takılıp kalıyoruz. Samimiyetimiz yok, ulaştığımız hiçbir kanaatin arkasında duramıyoruz.
Uzun yola koyulmak için hep kısa kalıyor soluklarımız. Yanlışın teorisinde hemfikiriz ama oradan doğrunun pratiğine geçemiyoruz. Biz olan biteni teşhis etmeye çalışırken olanlar olmaya devam ediyor ve dolayısıyla hiç bitmiyor. Biz değişmediğimiz için değişmeyen şeylerden şikayet edip duruyoruz. Kir pas içindeki insanların banyo estetiğinden söz etmesi gibi bir fikir dünyamız var. Teferruatın minyatür kalelerinde ölesiye top koşturmayı marifet sanıyor, asıl sahada tıknefes kalıyoruz. Büyük fikirler üretemediğimiz, büyük eserler veremediğimiz için eldekini abartmayı ve kabartmayı seçiyoruz. Hayatımıza girmesine ve yerleşmesine hiç tereddüt etmeden izin verdiğimiz şeyler için bir zaman sonra “Bunlar artık hayatın bir gerçeği, bunlarla yaşamak zorundayız” demeye başlıyor ve kendimizi periyodik olarak rahatlatıyoruz. İnsanın insanlığını belirleyenin konuştuğu kelimeler değil, o kelimelere hayatıyla yüklediği anlam olduğunu unutuyoruz. Biri hayatımızla ilgili acı bir hakikati dile getirdiğinde onu alıyor, evirip çeviriyor, bir süre onunla oynuyor, oyalanıyor ve sonra sessizce bir elimizden bırakıyoruz. Edilen lakırdılara bakarsak neyin nasıl olması gerektiğini bilmeyenimiz yok ama o şeyi olması gerektiği gibi yapmaya azmedenimiz yok. Kelimeleri tüketiyor ama sadra şifa hiçbir anlam üretemiyoruz. Biz adeta konuşmuyor, bir araya gelip durmadan kelime çitliyoruz.
“Biliyor musun, konuşmaktan yorgun düştüğümü hissediyorum bazen” dedi oturanlardan biri. “O konuşmaktan değil” dedi diğeri, “sadece konuşmaktan!”
Kimiz biz? Kaç kişiyiz? Baksanıza ne kadar kalabalığız! Madem bu kadar kalabalığız; nasıl oluyor da her birimiz ağırlığından şikayet ettiğimiz şeylerin birer ucundan tutup kaldıramıyoruz? Neden o şeyleri iyi bir silkeleyip üstlerindeki tozdan pasaktan kurtaramıyoruz? Şunca insan, birer omuz verip şu insanlığı götürülmesi gereken yere kadar başımızın üstünde taşıyamıyoruz? Kimiz biz? Kaç kişiyiz? Bu kadar kalabalıkken nasıl bu kadar azız?
“İnsanlığın en önemli görevi insan olmak için çaba göstermek” diyor ‘Otomatik Piyano’nun bir yerinde Kurt Vonnegut. Ve kitabın başka yerinde de şöyle bir şey: “Bu hayatta, inan bana, düşünceli olanlar, hassas olanlar, gülünçlüklerinin farkında olanlar, binlerce ölüm yaşar”
Bir de şunu düşünün; yeryüzünde dokunacak kimse bulamayan bir keder ne hisseder?
Edindiğimiz dağ gibi bir anlamı göz açıp kapayıncaya kadar kemirip tarumar edebilir samimiyetsiz üç beş kelime... Dosdoğru olmak bunun için önemli ve dosdoğru olmamak bu yüzden tehlikeli... Yaşayanlar biliyor, samimiyetsizlik bütün konuşma balonlarını patlatıyor er ya da geç!
“İnsanın hakikate isyanı ‘hayır’ kelimesiyle başlamaz” dedi beyaz saçlı adam, “o ilk isyanı başlatan ‘ama’ kelimesidir”
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.