Bir şeyleri yazıyor gibi değiliz yaşarken, daha önce yazılmış şeylerin üstünden geçiyormuş gibiyiz. Sözlerimiz, duygularımız, düşünme biçimlerimiz, tepkilerimiz, yani yaptığımız hemen her şey rahatlıkla öngörülebilecek kadar ezbere dayalı...
Programlanmış gibiyiz, ne olacağımız, neyi yaşayacağımız, kendimizi nelere açık, nelere tamamen kapalı tutacağımız önceden belirleniyor sanki.
Hiçbir yerinde, hiçbir noktasında, hiçbir kısmında biraz olsun açığa çıkaramıyoruz kendimizi.
Sadece başkalarına değil, kendimize de açamıyoruz içimizi.
Hayat, kendi içinde insanı çoğaltan, zenginleştiren sürprizlerle doludur, kapılar kapıları açar insanlar için bilinmezliğe doğru. Biz dışarıda bırakıyoruz kafadan, sürprizlere açılan bütün ihtimalleri. Kapalı tutuyoruz hayatı tekdüzelikten çıkaracak bütün kapıları. Hal böyle olunca geriye bir kısırdöngü kalıyor hayat yerine. Aynı şeyleri, aynı şekilde, aynı duygu ve fikirlerle tekrarlayıp duruyoruz. Ezber büyüyememektir oysa, genişleyememek, çoğalamamak, enginleşememektir. Doyasıya, farkında olarak, idrakine ererek, tecrübe ederek yaşayamamaktır bir başka deyişle.
Neden kabulleniyoruz peki bunu, herkesi birbirinin benzeri, hatta aynısı kılan bu kalıplara dökülmeyi?
Neden gönüllüsü oluyoruz bu kısırdöngünün? Talim ede ede kanıksadığımız, tekrar ede ede inandırıldığımız birtakım fikirlerin dışına çıkacak cesareti gösteremediğimiz için. İnsanı, hayatı, geçmişi, geleceği, gerçeği ve yalanı modern zihniyetin çizdiği sınırların dışında düşünmeyi denemediğimiz için,
ezberi, yani oyunu bozamadığımız için...
Öyleyse şaşıracak bir şey yok; hayatı bir şeyi yazıyor gibi değil, yazılanın üstünden geçiyor gibi yaşıyor olmamızda. Bu bizim seçimimiz, gönüllü olarak vazgeçiyoruz bizler sadece bize ait olan kendi benzersiz hayatımızdan. Bizler tercih ediyoruz, herkesin yaşadığını onlardan farksız yaşamayı.