Yazarlar Hatay sokaklarında Şama ağlamak

Hatay sokaklarında Şam’a ağlamak

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Aslında yazının başlığının “Türkiye’nin açık hava müzesi: Hatay” olacağına dair söz vermiştim Hatay Milletvekili, ağabeyim, arkadaşım Hüseyin Yayman’a. Fakat meseleyi başka bir yerinden anlatmam icap etti.

Yeri gelmişken söyleyeyim. 1,5 gün bile sürmeyen, üstelik oldukça yağmurlu Hatay yolculuğumdan dönerken yol arkadaşlarıma “insan şehrini sevmekte Hüseyin Yayman abi gibi olmalı” dediğim doğrudur. Hatay’ı öyle güzel anlatıyor, öyle güzel özetliyor ki, kadim insanlık tarihinin bu en büyük metropollerinden biri olan şehre hayranlığınız birkaç kat daha artıyor.

Liman, iklim, toprağın bereketli oluşu, jeopolitik önem derken Hatay, gerçekten pek çok medeniyeti tecrübe ederek şehir kültürü ve kültürel miras bakımından zenginleşmiş, neredeyse “insanlığın ortak mirası” haline gelmiş bir şehir. Bunu en çok şehrin demografik yapısı hakkında sohbet ederken ve şehirde yemek yerken anlıyorsunuz. Bir yandan kadim bir İslam şehri, bir yandan kadim bir Hıristiyan şehri ve bir yandan da kadim bir Yahudi şehri... Bu yanıyla Kudüs’ün amcakızı denebilir Hatay’a. Her dinin “mezhep çeşitliliğini” de göz önünde bulundurursak şenlik daha da belirgin hale geliyor. Tabii ki milletler bakımından da var aynı şenlik. Türkler, Araplar, Kürtler ve daha nice millet.

Tabii ki, bu duruma “şenlik” dememin nedeni Hatay’ın güçlü bir devletin idaresinde, insanları “barış ve güven içerisinde yaşatan” bir kent olması. Yakın Ortadoğu tarihi, güçsüz devletlerin bu şenliği yönetemeyip kâbus yaşamasının örnekleriyle dolu zira.

“Yemek” dedik, es geçmeyelim. UNESCO’nun yaratıcı şehirler ağına gastronomi ile kabul edilen Hatay, bu şenliğin en büyük avantajını mutfak konusunda yaşıyor. “Kayıtlı 760 çeşit yemeğimiz var” dedi Hüseyin Yayman. Toplam 30 çeşit yemeği yokken “zengin bir gastronomi kültürümüz var” diyen şehirlerimizin aksine Hatay cidden bir gastronomi şehri.

Hatay’ın tarihî-kültürel mirası ise tamı tamına “açık hava müzesi” denilebilecek nitelikte. İnsanlık tarihinin en eski yerleşimlerinden kilise ve havralara, Ulu Cami’den Habib-i Neccar Camii’ne, tabiat güzelliklerinden sivil mimarinin en güzel örneklerine kadar olağanüstü bir şehir.

Bir parantez de Türkiye’de şu ana kadar gördüğüm en iyi arkeoloji müzelerinden biri olan Hatay Arkeoloji Müzesi için açmam gerekiyor. Bir kere dünyanın en büyük mozaik müzesi aynı zamanda Hatay Arkeoloji Müzesi… Roma dönemi mozaikleri bakımından çok zengin bir koleksiyon… Tabii ki insanın 20. yüzyılın ortalarına, hatta daha yakın dönemlere kadar bile süren “kazı hırsızlıklarına” çok canı sıkılıyor müzeyi gezerken. Yabancı arkeologlar ve sanat tarihçileri ile onların vicdan yoksunu yerli işbirlikçileri (ki bu işbirlikçiler arasında aşırı zenginliğiyle tanınan bazı aileler de yok değil) çalıp çalıp yurt dışına götürmüşler bazı çok önemli mozaik ve eserlerimizi. Hatay kazılarından çıkan bazı heykellerin British Museum’da sergilendiğini söyleyeyim de ne demek istediğim anlaşılsın.

Çok zengin koleksiyona sahip arkeoloji müzesini gezerken dikkatimi çeken bir başka hususu da not edeyim. Müzede Roma-Bizans dönemi mozaikleri, Hitit-Asur eserleri, Höyük buluntuları gibi eserler tamı tamına sınıflandırılıp bilgileri muhteşem şekilde ziyaretçilere aktarılırken mis gibi Memluk kaplarının, zırhlarının falan yanında bilgi olarak ne yazıyor dersiniz: “Ortaçağ.” Yanlış okumadınız. Dönem, eser bilgisi falan değil, sadece “Ortaçağ.” Türkiye’de sanat tarihi alanının ne denli sefil bir alan olduğunun ispatı gibi geldi bana bu tuhaflık. İnşallah geçerli bir açıklaması vardır bu durumun.

Geç Hitit döneminin şaşkın bakışlı, iri gözlü kralı Şuppiluliuma’nın heykeli bana kalırsa müzenin en önemli eseri. Çünkü değişmeyen bir gerçeği hatırlatıyor bize bir elinde buğday, bir elinde kılıç taşıyan bu kral: “Muktedir” olmanın iki şartı doyumluk ve güvenliktir.

O yağmurlu Hatay akşamında, eninde sonunda Roma döneminde yapılmış Kurtuluş Caddesi’ne çıkan o eşsiz Hatay sokaklarında yaşadığım şeye geleyim. 2007-2010 yılları arasında belki 20, belki 25 kez gittiğim ve dolaştığım Şam’da zannettim kendimi o sokakları dolaşırken. Ve yağmuru da fırsat bilip yanımdaki arkadaşlarıma aldırmadan gözyaşı döktüm.

Döktüğüm gözyaşının sebebi şuydu. Adil olmayan, zulm ile âbâd olunacağını zanneden bir diktatör bozuntusu, Şam’ı ve tüm Suriye’yi doyumluksuz ve güvenliksiz bırakarak “insanlığın ortak mirası”na ihanet etmeyi seçmişti.

Hatay’da, Şam’ın sadece 200 kilometre uzağında bizi bir arada tutan şeyin ne denli kıymetli, ne denli önemli olduğunu düşündüğüm içindi o gözyaşları. İnsan toplulukları ve o toplulukların yöneticileri, kendilerini bir arada tutan şeyin kıymetini bir kez unutmaya görsünler. Kıyamet oluyor sonucu.

Bitirmeden bir not: Hatay, insanlığın özeti mesabesinde bir açık hava müzesidir. İnsanı, güzelliği ve haşyeti karşısında tefekkür etmeye mecbur bırakan bir kenttir vesselam.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.