|
Yazarlar

O gün ağlayamayanlar

04:00 . 14/07/2017 Cuma

Kemal Öztürk

1969 yılında Ağrı’da doğdu. Orta öğrenimini Sakarya’da tamamladı. Marmara Üniversitesiİletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Öğrenciliği esnasında çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yayınlayarak yazı hayatına atıldı. 1995 yılında Yeni Şafak Gazetesi’nde profesyonel gazeteciliğe başladı. 1997 yılında Kanal 7 televizyonuna transfer oldu ve televizyon haberciliğine başladı. Haberciliğin yanı sıra belgesel hazırlamaya başlayan Öztürk’ün ilk belgeseli Sarıkamış oldu. Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatını konu edinen ilk belgesele imza attı. Sonrasında İlk Meclis, Yemen, 1999 Depremi, Türkiye’de kadın hareketi tarihi ve Halide Edip, Osmanlı Modernleşmesi ve Pera gibi konularda birçok belgesele imza attı. 1999 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın en iyi belgesel ödülüne layık görüldü. 1999 yılında Amerika ve Kanada’ya giderek yabancı dil eğitimi aldı ve belgesel alanında araştırmalar yaptı. 2003 yılında TBMM Başkanı İletişim Danışmanı oldu. İki yıl sonra TBMM Başkanı Başdanışmanlığına getirildi. 2008 yılında AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı olarak görev aldı. 2009 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanlığı görevine getirildi. İki yıl boyunca Başbakan Erdoğan’ın basınla ilişkilerini koordine etti. 3 Ağustos 2011 tarihinde Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür olarak atandı. 1 Aralık 2014 tarihinde “kişisel prensip ve ilkeleri” nedeniyle, 3 yıl 4 ay sürdürdüğü, AA Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Genel Müdürlük görevinden istifa ettiğini duyurdu. 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazarı oldu. 18 Şubat 2015 tarihinde de Katar’ın önemli gazetelerinden Al Şark Gazetesi’nde yazıları yayımlanmaya başladı. İyi derecede İngilizce bilen Öztürk, evli ve 3 çocuk babasıdır.

Kemal Öztürk

Geçen aylarda bizi şehit aileleriyle buluşturmuştu 15 Temmuz Derneği. Ortada ağır ve hüzünlü bir hava vardı. Bir şehit çocuğuna sarılmak, bir anneyle konuşmak, bir babayla sohbet etmek öyle kolay değildi. Herkesin yüzünde derin hüzün çizgileri oluşmuştu. Kuytu köşelere gidip orda ağlıyorduk. Görmesinler diye. Sonra baktık ki onlar da gizli gizli ağlıyor.


AĞLAMAK NEDEN ÖNEMLİ?

O toplantıda psikologlardan biri anlattı: Yas dönemi diye bir şey vardır. Yakınını kaybeden bir kişi ağlamalı, içini dökmeli, konuşmalı ve bir yas süreci geçirmeli. Acıyı sağmalı yani içinden. Bu ailelerin bir kısmı bunu yapamamış. Onun verdiği sorunları yaşıyorlar şimdi.

15 Temmuz gecesi sevdiğim dostlarımın şehit haberini aldığımda ben de ağlayamamıştım. Şoka girmişiz hepimiz meğer. Vücut kilitlemiş kendini. İlk iki gün şehitler, gaziler değil, hainler gözümüzün önündeydi. Önce vatanı kurtarmak için refleks göstermişti zihnimiz. Sanırım devlet mekanizması da aynı şekilde tepki vermişti.

Sonra oturup şehitlerimize ve yaralılarımıza ağlamamız gerekirdi. Sonra vatanımızın başına gelenlere ağlamamız lazımdı. Sonra halimize, hatalarımıza, yanlışlarımıza ağlamalıydık. Nedense olmadı. Ağlayamadık tam olarak. Kendimizi tuhaf tartışmaların içinde bulduk. Sonra aniden başkanlık sistemi konusu atıldı ortaya. Nedense onu tartıştık. Sonra gündem referandum oldu.

15 TEMMUZ’UN POLİTİZE
OLMASI VE DEVLETLEŞMESİ

Birden politize oldu her şey. Siyasiler, sanatçılar, bürokratlar şehit yakınları ve gazilerle poz vermek için yarıştı. Belediyeler, vakıflar, dernekler kendine uygun gördüğü gazileri konuşmacı olarak çağırdı. Orada karşılıklı oturup ağlamadılar. Ağdalı politik bir dille siyasi konuşmalar oldu. Amerika’dan başlayıp, Avrupa’ya, oradan Ortadoğu’ya kadar garip dış politika söylemleri, şehit yakınlarının gözü önünde konuşuldu. Yani biz acıyı konuşamadık.

Sonra baktık bir yıl geçmiş ve biz acılarımızı sağmak için ağlayamamışız. O psikoloğun söylediği gibi, ruh dünyamızda sorunlar yaşıyoruz bu yüzden. Tuhaf hallerdeyiz yani.

15 Temmuz’un siyasallaştırılması ve devletleştirilmesi büyük bir tehlike. Zira 15 Temmuz darbeye karşı millet iradesinin tarihimiz boyunca en büyük zaferi.

Ana muhalefet partisinin bu darbeyi, darbeye karşı verilen mücadeledeki aksaklıkları kullanarak, bir siyasi kazanç elde etmeye çalışması çok büyük ayıp. Sadece politik bir hata değil, aynı zamanda etik bir sorunu doğuruyor muhalefet.

‘Halkın 15 Temmuz’u, Sarayın 15 Temmuz’u, 20 Temmuz darbesi, kontrollü darbe’ gibi söylemlerle CHP bu tarihi günü ve olayı politize etti, insanların kafasını karıştırdı. 15 Temmuz derken kim neyi savunuyor, bu söylem hangi partiye yarıyor, hangisine karşı çıkıyor artık bu hesaplanır oldu. Çok yazık.

Öte yandan 15 Temmuz anma törenlerinde biraz fazla devletçi görünüm olduğu yönünde çok mesaj aldım. Afişlerden başlayarak, törenlerin yapılış şekillerine, ajansların, şirketlerin, sanatçıların bu olaydaki rolüne yönelik rahatsızlıklar var.

Sonraki yıllarda 15 Temmuz günü, resmi devlet gününe dönüşmemeli. 19 Mayıs gibi, 30 Ağustos gibi ağır devlet ritüellerinin sergilendiği günler milletin içselleştirdiği günler pek değil.

MİLLET KENDİ YÖNTEMİNİ BULUR

Bu yüzden 15 Temmuz’u devlet değil de, millet hissederek anmalı. Ağlamalıyız en başta. Acılarımızı konuşmalıyız. Sadece vatandaşın kendisi yapmalı bunu. Millet bir şekilde kendi 15 Temmuz’u anma şeklini, üslubunu bulur. Devletin buna çok müdahil olmaması sanki daha faydalıdır.

Hepimizin travma döneminden geçtiğini bilmesi gerekir. Normal günler değil bu günler. Kendi kendimizi tedavi edecek, rehabilite edecek, stresimizi yönetecek yöntemler bulmalıyız. Aşırı politize olmuş hayat herkesi yoruyor. Dünya gündeminin böyle olduğu bir ortamda, bundan kaçınmak ne kadar mümkün bilmiyorum.

Ancak aşırı politize olmuş, duygudan, sanattan, kültürden uzaklaşmış, çoraklaşmış bir toplum yapısı sağlıklı değildir. En azından 15 Temmuz gibi anlamlı günleri bundan uzak tutmak lazım.
#15 Temmuz Derneği
#Travma
#Ritüel
6 years ago
default-profile-img
O gün ağlayamayanlar
Sokak köpeği kaosunu bir yılda bitirecek seferberlik
Peygamber aşığı bir alim: Ali Ulvi Kurucu
Vadedilmiş topraklar
Unutulmuş güzler ormanı
Sınırsız ve kimliksiz