HADEP"e ayrımcılık, HADEP"ten ayrımcılık

00:0016/04/1999, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Kürşat Bumin

Geçen hafta Kanal 7''nin "Haber Saati"nde ANAP mitingini yorumlamak için Diyarbakır''daydım. Programda da aktardığım gibi, ANAP liderinin mitingin ilk cümlesi olarak Diyarbakırlılara "Nasılsınız, iyi misiniz?" şeklinde bir soru yöneltmesi günün nüktesiydi. Diyarbakırlılar nasıl olsun? Köylerin boşaltılması sonucu onbinlerce yeni hemşehri kazanan ve had safhada bir işsizlik içinde kıvranan Diyarbakırlıların büyük bölümünün ne üstünde var ne başında. Gece yarılarına kadar sokaklardan çekilmeyen yüzlerce

Geçen hafta Kanal 7''nin "Haber Saati"nde ANAP mitingini yorumlamak için Diyarbakır''daydım. Programda da aktardığım gibi, ANAP liderinin mitingin ilk cümlesi olarak Diyarbakırlılara "Nasılsınız, iyi misiniz?" şeklinde bir soru yöneltmesi günün nüktesiydi. Diyarbakırlılar nasıl olsun? Köylerin boşaltılması sonucu onbinlerce yeni hemşehri kazanan ve had safhada bir işsizlik içinde kıvranan Diyarbakırlıların büyük bölümünün ne üstünde var ne başında. Gece yarılarına kadar sokaklardan çekilmeyen yüzlerce yoksul çocuk, sadece bu özelliğinden dolayı Diyarbakır''ı şimdiden bir "büyük şehir" yapmış bile. ANAP mitinginde dikkatimi çeken önemli bir husus da, toplantı boyunca kürsüden "Kürt" ya da "Kürtçe" gibi sözcüklerin telaffuz edilmemesi oldu. Yılmaz''ın otobüsün üstünde izleyicilere takdim ettiği bütün adayların (bu arada Aydın Ayaydın''ın) Kürt olmasına rağmen!

Seçim arefesinde, bütün şehirler gibi Diyarbakır da partilerin filamaları ve afişleriyle donatılmış. Hemen her partinin az ya da çok birşeyleri oraya buraya yerleştirilmiş. Partilerin biri hariç: HADEP. Bildiğiniz gibi HADEP''in Diyarbakır''daki gücü de şöyle böyle değil. 1995''de yüzde 47''yi aşan bir oy oranına ulaşmış. Yani bu şehrin tartışmasız en güçlü partisi; şehirde afişlerine ve filamalarına rastlanmasa da... Hazır Diyarbakır''a gitmişken HADEP''i de ziyaret ettim. HADEP Diyarbakır büyükşehir belediye başkan adayı avukat Feridun Çelik ve birkaç arkadaşını dinledim. Tabii ki, seçim öncesi partilerine getirilen yasaklardan çok şikayetçiydiler. Bir seçim bürosu bile açamamışlar, toplantıları, afişleme yapmaları filan yasaklanmıştı. Çelik, bu iddialarının delili olarak valinin Radikal gazetesinde yer alan açıklamalarını gösteriyordu. Gerçekten de, vali kendisiyle yapılan bir mülakatta, HADEP''in seçim bürosu açmasına izin verilmediğini açıklıyordu. Çelik, parti olarak "terörist" muamelesi gördüklerini anlatıyor ve "Madem öyle, o zaman HADEP''e oy verecek yüzbinlerce seçmeni de ''terörist'' ilan etsinler" diyordu. Gerçekten de, madem ki Anayasa''nın 68. maddesi siyasi partilerden bahisle "Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır" diyordu, bir ayrımcılık yapılmadan "usulüne göre" kurulmuş bütün partiler bu anayasal güvenceden yararlanmalıydı.

Bilindiği gibi HADEP''e ayrımcılık uygulayan devlet görevlileri vali örneğinde olduğu gibi yalnızca idarede yer alanlar değil. "Yargı"da yer alan bazı görevliler de, Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş başta olmak üzere HADEP''i içlerine sindirebilmiş değil. Fakat asıl şaşırtıcı olan husus, ayrımcılık yapanlar ve yapılmasını sonuna kadar destekleyenler arasında son örnekleriyle Hürriyet''ten Fatih Altaylı ve İsmet Solak gibi medya mensuplarının da bulunması. İsterseniz, mesleklerinin gerektirdiği rol ve işlerden habersiz olan bu kalemler hakkında iki söz etmeden önce biraz Başsavcı''nın açıklamalarını inceleyelim.

Vural Savaş çok aceleci bir başsavcı; HADEP hakkında açılmış kapatma davasının sonuçlanmasını beklemekle filan vakit kaybetmek istemiyor. Bir siyasi parti hakkında Anayasa Mahkemesi''nde açılmış bir davayı, idarenin bir tasarrufuna karşı Danıştay''da açılmış bir "yürütmeyi durdurma" durumuyla karıştırıyor. Hukuk meselelerini medya ile birlikte tartışmayı sevdiğinden, Fatih Altaylı''ya açtığı telefonda şunları söylüyor:

"Kapatma davası açıyorsunuz, ama dava seçime kadar sonuçlanmıyor. Sonuçlanmayınca bunlar seçime giriyorlar ve seçilmiş oluyorlar (...) Kapatma hiçbir işe yaramıyor"(!) Cumhuriyet Başsavcısı''nın fevkalade uygunsuz bir tarzda bir gazeteciye telefonda yaptığı bu yorumu nasıl yorumlamalı? Herhalde şöyle: Ne yapalım ki, eksik de olsa bir "hukuk devleti" olmaya gayret eden her cumhuriyetde bu işler böyle oluyor! Yani, siyasal haklarla ilgili davalar mahkemelerce sonuçlandırılmadan savcıların "tedbir başvuruları" demokratik bir cumhuriyetin tabiatına uygun bulunmuyor. Eğer işler başsavcının uygun gördüğü gibi yürüse, yani siyasal hak gibi anayasa güvencesi altında bulunan bir hakka usulüne uygun olmadan olur olmaz "tedbir" konabilseydi, o zaman rejimin adıyla birlikte başsavcının sıfatının da değişmesi icabederdi.

Demokratik bir rejimde siz öyle istiyorsunuz diye yurttaşların siyasi haklarına "tedbir" konabilir mi? Hukuk çerçevesi dışına çıkılarak haklarında mahkeme kararı olmayan yurttaşların "devlet yönetimine sızmaları" savcı ve gazeteci işbirliğiyle önlenebilir mi? Hafta başında Milliyet''ten Yasemin Çongar haklı olarak, ABD yetkililerinin HADEP''e getirilmeye çalışılan "tedbir" konusunda ne kadar hassas olduklarını anlattıktan sonra "Savaş''ın 9 Nisan''da Anayasa Mahkemesi''ne başvurusunda ''yüzlerce, binlerce teröristin milletvekili, belediye başkanı, yerel meclis üyesi olması tehlikesinden'' dem vurduğu cümleler"in ABD yetkililerine "mantıksız" geldiğini yazıyordu. ABD''lilerin böyle bir "a privri" yargıyı kabul etmeleri tabii ki düşünülemez. Başsavcının bir hukuk adamına yakışmayan bu açıklamaları, yazılı basında köşe kapmış birkaç "gazeteci" dışında bizler tarafından da uygunsuz bulunuyor. Nitekim, Vural Savaş''ın üstü kapalı bir biçimde şikayetçi olduğu Anayasa Mahkemesi de, başsavcının ikinci başvurusuna da dün olumsuz yanıt vermiştir.

Hadi başsavcıyı anladık diyelim; o bir "devlet adamı." Ya Altaylı ve Solak gibi kalemlere ne oluyor? Doğal olarak toplumun safında yer alması gereken gazetecilerin başsavcı ile aynı "zihinsel iklimi" paylaşmalarını nasıl açıklamalı?

İsmet Solak, "Başsavcı uyarıyor, kimse duymuyor" başlıklı yazısını şöyle bitirmiş:

"Bu insanlar benim ülkemi çalıyorlar. O yüzden, Başsavcı Vural Savaş''a sahip çıkın. Savaş''ın sesini duyun. Uyanın, uyanın!"

Allah akıl fikir versin! Milleti uyandırmaya çalışana da bakın.

HADEP''e uygulanan ayrımcılığın bir de öteki yüzü var. Hafta başında Diyarbakır''da yapmayı tasarladığı açık hava mitingi valilikçe yasaklanınca, HADEP büyükşehir belediye başkan adayı Feridun Çelik bir açıklama yapmış. Cumhuriyet''te yer alan habere göre Çelik, Diyarbakır''da belediye başkanlığı seçiminin Fazilet Partisi adayı Ahmet Bilgin''in kazanması için bütün devlet ricalinin hemfikir olduğunu ve bu yönde gayret sarfettiğini söylüyor. Feridun Çelik şöyle devam etmiş: "Millî Güvenlik Kurulu''nun irticayla ilgili kararları ortadayken devletin bir valisinin bu denli Fazilet Partisi''ne yakınlığı ne kadar doğru?"(!) Bana sorarsanız, bu memlekette hak ve adalet işte bunun için gerçekleşmiyor. Siz hak ve özgürlükleri temel olarak HADEP''e ayrımcılık yapılmasını kınıyorsunuz, HADEP (Çelik''in ağzından) devlete "irtica" tehlikesinin baş aktörü olarak gördüğü Fazilet''i hatırlatıyor! Yani özet olarak, bizim kültürümüze "ülkenin bütün proleterleri birleşiniz!" gibi siyasi ve toplumsal bir düstur ne kadar yabancı.