
Aylin Tekiner''in İletişim Yayınları''ndan çıkan "Atatürk Heykelleri / Kült, Estetik, Siyaset" kitabından söz ediyorum.
Bu güzel ve yararlı kitap arka kapakta şöyle tarif edilmiş: "Aylin Tekiner, titiz çalışmasında, öncelikle Atatürk heykelleri rejiminin politik bir tahlilini yapıyor. Başka deyişle, Atatürk heykelleri üzerinden bir siyasi tarih okuması gerçekleştiriyor. Bu heykeller topluma nasıl mesajlar vermek üzere tasarlandı? Mesajlar, Cumhuriyet tarihi boyunca ne ölçüde devamlılık gösterdi, dönemlere göre nasıl farklılaştı? (…) Kitaptaki diğer analiz düzlemini ise, Türkiye''deki Atatürk heykelleri envanterinin estetik açıdan ve görsel mesajlar açısından yorumlanması oluşturuyor…"
Unutmadan söyleyeyim: Aylin Tekiner bir heykel sanatçısı.
Peki ben bu güzel ve yararlı bulduğum kitabı –yazının başlığında belirttiğim gibi- niçin "yazmamayı düşünüyordum"?
Bunun nedeni – artık tahmin ettiğiniz gibi- önümdeki kitabın niteliklerinden kaynaklanmıyor. "Yazmamayı düşünmüştüm" çünkü –ilk olarak- "Atatürk heykelleri"nden bugüne kadar çok söz ettim. "Artık yeter, bırak bu konuyu artık!" diyordum kendi kendime. Heykeller yerinde duruyor ve sayıları azalan bir hızla olsa artmaya devam etse de, "ileri demokrasi"nin sıkça telaffuz edilmeye başlandığı Türkiye''de bu heykellerin ve başta Anayasa olmak üzere daha başka birçok şeyin taşıyıcısı olduğu bir "kült"ün süratle gündemimizden çıkacağını düşündüğüm için…
Peki niçin başlangıçtaki niyetimden vazgeçip yazmaya karar verdim? Çünkü ilk olarak –görebildiğim kadarıyla- Tekiner''in kitabının hak ettiği ilgiyi görmediğini gözledim. İkinci olarak ise, bütün olumlu gelişmelere rağmen herkesin malumu olan "kült" hâlâ yerinde durduğuna göre kendisinden bu vesile ile bir kere daha söz etmenin hiç de zararı olmadığını düşündüm.
Kitabın tamamına ilişkin bir değerlendirme yapmamı beklemeyin. Kitabın bazı sayfalarından ve yazar ile yapılan bir röportajdan derlediğim ve "düşündürücü" olduğu kadar "eğlenceli" de bulduğum bazı konuları aktarmakla yetineceğim.
Atatürk''ün Sarayburnu''na (İstanbul) dikilen ilk heykelinden başlayalım.
"Sarayburnu Anıtı, rejimin sıkılaştığı, inkılapların hızlandığı, bunların yanı sıra Nutuk''un yazılma hazırlıklarının başladığı sıralarda yapılmıştır." Yıl 1926. Kimi yorumcuların "egemenliğini geçici süre ile kaybetmiş ama bu kaybedişten bir ulusun doğmakta olduğunu ''dosta-düşmana'' haber verme görevini üstlenmiş" bir anıt olarak betimledikleri Krippel imzalı Sarayburnu Anıtı, Tekinel''in haklı olarak söylediği gibi "anıtsal öğelerin zayıflığı" ile dikkat çekmektedir. Gerçekten de bu anıt "Öncelikle, atletik anatomisiyle bir sporcuyu anımsatan figür Atatürk''ün karakteristik özelliklerini yansıtmakta yetersizdir." Ayrıca, "İnce bir kumaş etkisi veren dar kesim ceket ve yine dar kesim ve paçaları oldukça kısa çalışılmış pantolon, başın oransızlığını belirginleştirir ve anıtı cılız kılar." (Söz konusu anıtı ziyaret etme fırsatı bulmuş okurlarım da benzer fikirler taşımıyor mu?)
Tekinel, Sarayburnu Anıtı ve sanatçısı Krippel''in dönemin gazete ve dergilerinde ağır eleştirilere uğradığını söylüyor. Mesela (dönemin mimari anlayışını da sert eleştiren) Ahmet Haşim, bu anıt hakkında "Bu bronz yığını için fazla söz söylemeye ne lüzum? Elverir ki, aynı hataya bir daha düşmeyelim," demektedir. Anıta ilişkin –kitapta yer verilen- bir karikatür de var. Ramiz, Akbaba''da yayımladığı "Yaşa!" alt yazılı karikatüründe bir "dansçı heykeli"ni andıran Atatürk heykelini resmetmiştir.
Tekinel''in bir röportajda anlattığı bir heykel hikayesini de "düşünerek ve eğlenerek" okudum.
Tekinel, "Yapılan tek tip anıtların kimlere ait olduğunu ve bunların 80''li ve 90''lı yıllardan itibaren yapıldıklarını bildiğim için bu anıtları gördüğümde mekanda bulunan eski anıtın nereye gönderildiğini de anıt incelemelerim sırasında araştırır oldum. Çünkü genel olarak eski Atatürk anıtları mutlaka anıtı olmayan civardaki bir başka köyün ya da beldenin Cumhuriyet meydanına gönderilir/sürülür. Bu süreçte beni en çok şaşırtan hatta dehşete düşüren olay Afyonkarahisar''ın Emirdağ ilçesinde patlak verdi" diyerek başlıyor "eski heykel"in akıbetini araştırmaya…
Emirdağ kaymakamlığındaki bir görevli anıtın "imha edildiğini" söylemiştir. Daha sonra kaymakamlıktan alınan yazılı cevapta ise bu "imha"nın ayrıntıları yer almaktadır. Meğerse söz konusu "eski heykel"in yıprandığından dolayı imhasına karar verilmiş ve imha süreci bir "tutanakla" (fotoğraflarla birlikte tabii ki!) gerçekleştirilmiştir. İlçenin değişik resmi kurumlarını temsil eden dört görevlinin imzası bulunan imha tutanağında heykelin çok yıpranmış olduğu için bu haliyle kullanılamayacak halde olduğu, onu bu halde bırakmanın "Atatürk''ün manevi şahsiyeti"ne uygun düşmeyeceği, dolayısıyla "bahse konu olan heykelin muhafaza edildiği Emirdağ Belediyesi İtfaiye Amirliği arazisine, büyük bir çukur kazılarak gömülmek suretiyle imha edilmesine oy birliği ile karar verildiği" belirtilmiştir.
Bitmedi: Atatürk''ü Koruma Kanunu''nun hışmından çekinen yetkililer söz konusu heykelin nereye gömüldüğünü de bir sır olarak saklamaktadır. Aylin Tekinel, ilçe belediye başkanının konuya ilişkin şu sözlerini de aktarıyor:
"Alnıma silah dayasanız size heykelin nereye gömüldüğünü yine de göstermem."(!)
Ne diyelim bilmiyorum ki… "Kült de ne kültmüş ama!" desek yeter mi acaba?
İşte size yurdun hemen her köşesinde karşınıza çıkan ve hiç değilse estetik açıdan birçoğunuzu gülümseten "heykellerimiz"i birçok açıdan konu edinen bir çalışmaya dair bazı gözlemler…
Ne dersiniz, bu ülkede de bir gün gelir "heykellerimiz"i kırmadan-yıkmadan elden geçireceğimiz günler gelir mi? Şehirlerimiz daha güzel olsun, kaybettiğimiz değerli insanlar daha anlamlı ve daha güzel anıtlarla anılsınlar diye tabii ki…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.