Doğru zihniyete doğru...

00:005/09/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

Sanat adına neyi konuşuyor olursak olalım konu kaçınılmaz olarak İslamcı edipler ve sekülerleşme ilişkisine dayanacaktır. Ancak bu bahiste isim zikretme ihtiyacı ilişkinin çok yönlülüğü nedeniyle ilgili açıklamalarımızı da açıklamazsak haksız bir yoruma dönüşebileceği için daha fazla kelimeyle konuşmayı zorunlu kılacak, bu da şu köşenin sıkletiyle bağdaşmayacaktır. Bu nedenle "İslamcı edipler ve sekülerleşme" konusunu şimdilik çifte parantez içine alıp, "Sanatın kabulü, mevcut sanatın tecdidiyle

Sanat adına neyi konuşuyor olursak olalım konu kaçınılmaz olarak İslamcı edipler ve sekülerleşme ilişkisine dayanacaktır. Ancak bu bahiste isim zikretme ihtiyacı ilişkinin çok yönlülüğü nedeniyle ilgili açıklamalarımızı da açıklamazsak haksız bir yoruma dönüşebileceği için daha fazla kelimeyle konuşmayı zorunlu kılacak, bu da şu köşenin sıkletiyle bağdaşmayacaktır. Bu nedenle "İslamcı edipler ve sekülerleşme" konusunu şimdilik çifte parantez içine alıp, "Sanatın kabulü, mevcut sanatın tecdidiyle yeni bir imkana dönüştürülebilir mi?" soruma dönüyorum:

Son yüz yıl içinde edebi idrak ve zevkimizin Batılı idrak ve zevke adım adım yaklaştığı, mevcut edebiyat ortamında Müslüman kimliğiyle var olma (görülme ve beğenilme) telaşının farklar üzerinde düşünmeyi ertelettiği de malumdur. Aynı şekilde Müslümanlara mahsus mimari, musıki, resim (minyatür), hayal-oyunuyla (temsille) aramızdaki köprülerin yıkılması yüzünden salt edebiyata tutunmamız da yıkılanın yerine daha sağlamını inşa etmek gibi zor bir çabaya girişmektense, Batı''nın hazır köprülerini kullanarak (taklitle) oyalanmamıza sebep olmuştur; ben, sen, o hepimiz bu sebebin ya kör mağruru ya da acılı mağduru durumundayız.

Bu yüzden önce ontolojik bilgide, giderek kozmoloji ve insan tasavvuru gibi asli konularda bir değişimi yaşadığımız ise açıktır.

Örneklendirecek olursam:

1-İbn Arabi''nin kelimeleriyle kainatın yaratılışı İlahi iradenin bunlar trafından meydana getirilmesiyle değil, İlahi iradenin bu yaratılışlara ilişmesiyledir. Bu ilişmeden maksat Rab-merbub ya da İlah-meluh ilişkisi ve zerreden kürsüye yaratılmış olan her şeyin O''na kulluk etmesinin murad edilmesiyledir. Dolayısıyla bir Müslüman sanatçının evrenle kuracağı ilk ilişki de bir iktidar ilişkisi değil önce kullukta müştereklik ilişkisi olacaktır. Bunun karşılığı ise Müslümanın kendisini evrende /evrenle birlikte idrak etmesi, onu kendine göre değil kendini onunla birlikte konumlandırmasıdır. Bu yüzden İbn Arabi de "Allah göklerde ve yerde olan her şeyi size amade kılmıştır" mealindeki ayeti "…âlem sizin bakışınızdan ve tedbirinizden kurtulursa size amade olur" şeklinde okumuştur.

Şimdi bu idrakin yerini bir ucu "Dini sanat işlerine karıştırmasak" şeklindeki sululuklara dayacak kadar Allah''ın âlemdeki her şeyi belirlememiş olabileceği şüphesi almak üzeredir.

Tanrı''yı tatile çıkarmasak da kendi özgürlüğümüzü, özneliğimizi daha çok önceliyor, doğaya tahakküm etmeyi, caydırıcılık maskesi altında toplu kıyımlar için silahlanmayı, iktidarın muktedir olduğunu kabul ettirmek kastıyla adaleti askıya almasını makul görmeye başlıyoruz. Dolayısıyla sanatımız da kulluk üzerinde değil, mezkur kabuller üzerinde şekilleniyor ve Tanrı ile bağını kopartmış insanın zihnî kirliliğini aklın sınırlarını keşfe çıkma yanılsamasıyla baştacı ediyoruz.

2-Erillik asıldır yani Adem''e, dişillik ise ferdîdir yani Havva''ya aittir; Adem bu nitelikleri birleştirendir, Havva ise ayrıştırandır çünkü o fiil ve ekin mahallidir. Dolayısıyla, Müslüman sanatçının kulluğunu idrakten sonra ne''liğini, eril ve dişil olarak konumunu idrak etmesi zorunludur. "Nefsini bilen Rabbini bilir" hükmünde nefsin öne alınması da bu yüzdendir.

Erillik ve dişillikten hareketle kadının erkeğin parçası; kadının bütününü özleyen, erkeğinse kendisini özleyen olduğunu; bu düşüncenin sanatımızı da belirlemesi gerektiğini söylediğimizde, konunun yönünü anında sanattan cinselliğe aktaran ar damarı çatlamış feministlerin muhatabı olacağımız ve müşriklerden önce kimi Müslümanlarca düşman ilan edileceğimiz aşikardır. Bu demektir ki, mezkur değişmenin boyutu bir başka düşünceyi beğenmeyi aşmış, doğrudan imanî bir değişmeye evrilmiştir.

Bunlardan görebildiğim odur ki, İslam''a teslim olmadan zaman ve şartlar nedeniyle ihtiyaç duyduğumuz başka kültürü bir basamak, bir düzey niyetiyle İslam''ın içine çekerek söz konusu tecdidi gerçekleştiremeyiz; duygusal bilgilerle minyatürden resme, hayal-oyunundan sinemaya yönelmek bize ancak kazandırsa kazandırsa sentez yapma imkanını kazandırır. Oysa ki, bizim ihtiyacımız durumun aciliyyetine rağmen sentez değil, Batı kültürünü kuşatmak ve aşmaktır.

Zor olanı önerdiğimin farkındayım. Yürüyen İslamcılık tartışmasında dil kepçesini kabahat kazanına daldırıp, ortalığı kişi ve parti isimleriyle toza dumana katarak gösteri yapmanın zevkini "metafizik" gibi dar bir alanda bloke etmeye yelteniyor da olabilirim. Ama bana öğretilen şudur ki, dil zihnin uzvudur ve zihni temiz olmayanın dili de temiz olmaz.

O halde, zorunluluk arzeden tecdidin sıhhati için bilmemiz ve uygulamamız gereken ilk esas şudur:

"Bir şeyle beraber olmayan hiçbir şeyle beraber değildir".