
Sanatçı Kadınlar Platformu (SANKAD) Genel Sekreteri Şeyma Çınar -sağ olsun- davet etmişti ama karma serginin adı "Mevlana"nın Aşk Çağrısı" olunca gitmek istememiştim.
Çünkü Şeb-i Arus günleriydi ve televizyonlardan sergilere, köşe yazılarından spor salonlarına kadar her yer vıcık vıcık "aşkçılık"la dolmuştu. Bu durumun söz konusu sergideki eserlere yansıyacağını sezebildiğimden akla ziyan bir durumla karşılaşmamak için gitmemekle güya kendimi garantiye almıştım.
Ama olacak olan olur! Kardeşim Beyhan Demirci karma serginin katalogunu getirip tutuşturdu elime.
Şeyma Çınar"ın "Ya Hazreti Mevlana", Ayşenur Tavaslı Şavaş"ın "Kur"an"ın Kölesi", Ayşenur Ünal Karateke"nin "Arayış", Şeyma Baş Ceylan"ın "Aşk-ı Lale"si, Nuray Erdoğan"ın "Aşk-ı Mevlana"sı, Rabia Doğan ile Nuray Arvas"ın "Edeb Ya Hu"su, Sena Okyar Koparan"ın "Gül Deste"si adlı eserlerini dışarıda tutarsam, kelimenin tam anlamıyla akla ziyan bir durumla karşı karşıya kalmaktan yine kurtulamadım.
Otların, kuşların, acaip renkli dalgaların, çiçeklerin, kahve değirmenine benzer kandillerin, kubbelerin içine, üstüne, kenarına şirin dede sevimliliğiyle yapıştırılmış (güya) Mevlana figürleriyle, kaligrafik hokkabazlıklıkları ifşa etmeme sabrı göstererek o katalogtaki bir çalışma üzerinde durmak istiyorum ki, neye maruz kaldığımı daha iyi anlatabileyim:
Ece Çerçi"nin "Sema" adlı işi; türü "minyatür" olarak belirlenmiş.
Zemin niyetine işin üçte birlik kısmına döşenmiş kırık taş mozayiğin önünde, hemen arkasındaki "Muhammed" kelimesini bir harf karmaşası doğrucak şekilde perdeleyen "Allah" kelimesi bulunuyor.
Her iki kelimenin üstünde, yanlışlıkla yapışmış sakızın hoyratça çıkarılmasından oluşmuş bir leke intibaı veren ve aynıyla söz konusu kelimelere mahsus kimi harfleri de kelleştiren, kokuşmuş tavuk göğsü görünümlü yerde, bir semazen figürü yalı kazığı gibi yükseliyor.
Onun sağında ve solunda birer (işin alt kısmında da yarısı gömülmüş iki) papatya azmanı bulunuyor; sol tarafında ise her iki kelimeyi de kapsayacak şekilde ve alt kısmı da malum lekeye kurban edilmiş olarak "Cellecelâlühû" yazısı yer alıyor.
Yine de bu işi bir nebze olsun ciddiye alıp sorayım: Minyatür boyasıyla, alet ve edavatıyla yapıldığı için bir iş minyatür adını hak edebilir mi? Harf, figür ve lekelerin fing attıkları bu işte minyatürün zemini ile fonu nerededir; onu minyatür kılan figürler hangileridir ve bunların alegorik değerleri nedir?
Ve yine bunlardan hangileri münyatürde dekoratif unsur dediğimiz şeye denk düşer?
Figür olan kelimeler midir, papatya azmanları mıdır yoksa semazen midir? Eğer bunlar birer gösterge ise onların figürlerle ilişkisi nasıl kurulmuştur?
Dahası: Zikrettiğimiz leke, minyatürün gerektirdiği bilinçli biçim bozma değilse, biçimi bozulan kelimeler midir, semazenin eteği midir, yoksa o çok özensizce çizilmiş ense traşı mıdır?
Bir de mizah, akıcılık ve fânîlik konusu var. Minyatür mizahı içerdiğine, çizgisel bir akışa sahip olduğuna ve fânîlik duygusu verdiğine göre bunlar nerededir? Kelimelerin tahribinde mi, başına çivi çakılmış ötre"nin budanmış ucunda mı?
Ne diyeyim bilmem ki?
"Elinin mürekkebiyle minyatüre karışmak" desem ağır mı kaçar?
Peki, eğer bu işlerde icazetin hâlâ bir değeri varsa Çerçi"ye icazeti veren hoca nasıl vermiştir?
Bunu da geçtim, bu nesebi gayrisahih işi kim "sanattır" deyip, sergiye dahil etmiştir?
Sehven dahil edilmiş diyelim, seyreden itiraz etmeksizin onu nasıl seyretmiştir?
İşte sanatçımız, işte sanatımız, işte sanat ortamımız ve işte tükenmeyen sorular…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.