Varlığı yeniden düşünmek

04:005/07/2019, Friday
G: 5/07/2019, Friday
Ömer Lekesiz

Varlığa (vücuda) dair her sorumuz, Tanrı ve âlem (mevcudat) ile ilişkimize dairdir.Gerek soru gerekse son cevap olaraközü değişmeyenvarlık meselesinin, zamanın anlayışına göre (değişmesi değil) farklılaşması ise mukadderdir. Zira varlığı anlamaya ve tanımlamaya mahsus yeni görüşlerimiz, ona yüklenen değeri, misyonu ve işlevi de değiştirir.Bundandır ki varlık, özellikle sonuçları insanî atılımlarla somutlaşan içtihat yönüyle şeriat, iktidar, hakimiyet, imparatorluk, medeniyet vb. durumlar aracılığıyla

Varlığa (vücuda) dair her sorumuz, Tanrı ve âlem (mevcudat) ile ilişkimize dairdir.

Gerek soru gerekse son cevap olarak
özü değişmeyen
varlık meselesinin, zamanın anlayışına göre (değişmesi değil) farklılaşması ise mukadderdir. Zira varlığı anlamaya ve tanımlamaya mahsus yeni görüşlerimiz, ona yüklenen değeri, misyonu ve işlevi de değiştirir.


Bundandır ki varlık, özellikle sonuçları insanî atılımlarla somutlaşan içtihat yönüyle şeriat, iktidar, hakimiyet, imparatorluk, medeniyet vb. durumlar aracılığıyla kendi anlamını, yorumunu yeniden ele verir. Daha genel bir söyleyişle, varlık meselesi kadim’e, varlığa dair bizim sorularımız ise şimdi’ye (bu zamanın anlayışına) dairdir.

Kur’ân’ın Peygamber Efendimiz’e inzalinden itibaren devletleşme, fetihler, ilk sultanlıklar ve imparatorluklar yoluyla kurulan İslâmî yönetimler için de aynı durum söz konusudur.

Peygamber Efendimiz’in devrindeki varlık anlayışıyla, Osmanlı devrindeki varlık anlayışı, özü itibariyle aynı, ancak zamanın (ve dolayısıyla yaşama şartlarının, anlayışların, yorumların) değişmesi nedeniyle farklıdır.

Söz konusu süreçte, varlık anlayışında meydana gelen değişmeleri, devirleri itibariyle burada anlatmam elbette mümkün olmayacaktır. Bu nedenle, sadece Osmanlı’nın kuruluşu esnasında yeni(lenmiş) varlık anlayışından çok kısa olarak bahsedebilirim.

İbnü’l-Arabî
’nin düşüncelerini yorumlayarak izleyen, Osmanlı’nın kurucu babalarından Sadreddin Konevî, Mevlânâ ve Davûd el-Kayserî’yi zikrettiğimde yeni(lenmiş) varlık anlayışının ne olduğunu da söylemiş olurum.
Bu varlık anlayışının nesi yeni diye sorulduğunda ise, örneğin İbnü’l-Arabî’nin kendisinde önce varlık kelimesinin yerine de kullanılan “a’yn” kelimesini,
A’yân-ı sabite
şeklinde terimleştirerek, metafizikte yerleşik (onsuz cümle kurulamayacak) hale getirmesini ve müntesiplerinin bunu Vahdet-i Vücud adı altında yeni bir doktrine dönüştürmelerini ileri sürebilirim.

A’yân-ı sabite, gerek İbnü’l-Arabî’nin nev-i şahsına münhasır terminolojisi, gerekse müntesiplerinin kullanışlarındaki mecaz etkisi cihetiyle, anlamı kolayca çerçevelenebilecek bir terim değildir. Yine de yapılabilecek muhtemel itirazları peşinen sineye çekerek, onu kısaca şöyle izah edebilirim:

Abdürrezzak Kâşânî’nin “İlmiye mertebesindeki hakikattir. (Bu hakikat) mevcut olmayıp aksine Allah’ın ilminde sabit bir ma’dumdur ve hakiki vücudun ikinci mertebesidir” şeklinde açıkladığı A’yân-ı sabite, bu esasa göre Allah tarafından vücud bahşedilen şeylerin
aslına, mahiyetlerine isnat etmez.
Dolayısıyla, İbnü’l-Arabî’nin eriştiği sonuçla ifade edecek olursak, “
Kaza
, bütün eşyanın Allah’ın ilminde ne yüzle ve ne hâlle bulunduysa o şekilde hükmolunmasıdır.
Kaderin
anlamı ise, her şeyin yavaş yavaş istidadı gereği his ve şehadet âleminde zuhura gelmesidir. O şeyin zuhurunun zamanı, istidadı gereğince belirlenir.”

Buradan varılacak sonuç ise varlığa mahsus fiillerin Allah’a isnat edilemeyeceğidir. Zira bu kader üzre varlık için bir zorlama (cebir) yoktur (olamaz).

İnsanın, Allah’ın kendisi hakkında bildiğini (A’yân-ı sabitesini) kendisi için bilebilmeyi arzu etmesi; kendi amelleriyle hem kendisini hem dünyasını ve ahiretini inşa etmekte olduğunu idrak etmesi, mezkur kurucu babalar tarafından formüle edilerek, yeni fetih ve medeniyet toplumuna (Osmanlı’ya) armağan edilmiştir. Osmanlı’yı kabileden devlete, devletten cihan hâkimiyetine sevk eden irade, son tahlilde belirttiğimiz varlık anlayışından kaynaklanan bir iradedir.

Bu varlık anlayışı kayıtlı haliyle mevcuttur. Ancak tefessüh etmiş bir imparatorluk ve medeniyetle birlikte düşünüldüğünde ise, o da bizim zamanımızın ve şartlarımızın artık dışına düşmüştür.

Eğer halen yeni bir imparatorluk ve medeniyet iddiamız varsa, Vahdet-i Vücutçuluğu mevcut haliyle çok değerli bir imkân olarak alıp ve gereğince anlayıp, ondan hareketle kendi zamanımızın ve şartlarımızın gerektirdiği vücud / varlık anlayışını yeniden inşa etmemiz gerekecektir.

Bu bahiste, yukarıda alıntı yaptığım eserlerle, geçmişteki varlık anlayışlarını irdeleyerek, onu düşünmeye eşik kılan kıymetli birkaç eseri zikretmek ve meraklılarına bir okuma mühleti tanıyarak, sözü bıraktığım yerden sürdürmek isterim:

-Sûfilerin Kavramları – Istılahâtu’s-Sûfiyye, çev.: Abdürrezzak Tek, Emin Yayınları, Bursa, 2014,

-Özün Özü – Lübbü’l-Lübb, Muhyiddin İbnü’l-Arabî, çev.: İsmail Hakkı Bursevî Büyüyenay Yayınları, İstanbul 2018,

-Varlık Nedir? İslam Filozoflarının Varlık Tasavvuru, Ömer Türker, Ketebe Yayınları, İstanbul 2019,

-İnsan Nedir? İslam Düşüncesinde İnsan Tasavvurları, editörler: Ömer Türker, İbrahim Halil Üçer, İlem Yayınları, İstanbul 2019,

-Temsiller–Vahdet-i Vücud ve Sembolizm–Muhyiddin-i Rûmî’nin Dört Eseri, Hür Mahmut Yücer, Büyüyenay Yayınları, 2019,

-Hikmetü’l-Ayn–Varlık Hikmeti, Necmüddin el-Kâtibî el-Kazvînî, çev.: Salih Aydın, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2016,

-Es-Sahâifü’l-İlâhiyye, Şemseddin Semerkandî, çev.: Ramazan Biçer, TÜBA Yayınları, Ankara 2017.

#Varlık
#İbnü’l-Arabî