HDP=PKK'nın, Kürtlerin ezildiği, kendi kültürlerini yaşamalarına izin verilmediği tezinden, özyönetim (özerklik) tezine evrildiği şu günlerin, büyük bir olasılıkla yakın gelecekte bağımsızlık ve hemen ardından fiili olarak şekillenmiş ancak henüz hukuki bir statüye kavuşturulmamış olan Irak'taki Kürdistan devletiyle birleşme talebine çıkacağını hepimiz biliyoruz.
İstitraden belirtmeliyiz ki, HDP'ye Türkiye partisi olacağı umuduyla destek veren kimi yazarların, HDP ile PKK'nın eşitlenmesine karşı çıkmalarının, hem mezkur belirlememiz hem de PKK'nın daha dün Şırnak'ta, içinde öğrencilerin bulunduğu kültür merkezini toplu bir kıyım niyetine yakma girişimiyle somutlaşan (ve her an tekrarlayabileceği) barbarlık örneği nedeniyle hiçbir karşılığı yoktur.
Kaldı ki, HDP'nin bu barbarlığın PKK tarafından daha da azdırılarak sürdürülmesi konusundaki telkinleri söz konusu eşitlenmenin, siyasi bir suçlama niteliği taşımadığını, bilakis fiili bir durumun adlandırması olduğunu ispat etmeye yeterli gelmektedir.
Bunlara rağmen, yukarıda “evrilmeler” olarak sıraladığımız kültürel özgürlük, özerklik, bağımsızlık ve birleşme konularının HDP=PKK özelinden değil, sorunsuz yarınların temini bakımından devletin yeniden yapılandırılmasına mahsus genel bir bakışla değerlendirilmesi acil bir ihtiyaçtır.
Şöyle ki, İngiltere'nin kendisinin krallık (imparatorluk) sistemini tartışma dışı tutarak, başta Osmanlı olmak üzere, güçlü devlet yapılarının parçalanıp, ulus devletlerin oluşturulması yönünde 19. yüzyılda ürettiği anlayış, bidayetinden beri Müslümanlar tarafından reddedilmiş bir anlayıştır.
Bugün de kültürel özgürlüklerin temini adına, giderek kabile devletlerinin kurulmasına temel oluşturan bu anlayışın yine Müslümanlar tarafından benimsenmesi, savunulması mümkün bulunmamakta, hatta buna karşı Müslümanlar “ulus devlet”in ve dolayısıyla üniter devlet yapısını savunmanın doğrudan içine çekilmekte ve yine üniter devleti savunmanın, doğal bir getirisi olarak (Paralel Yapı'nın ürettiği fiili olumsuzluklara da tepki vermek tahtında) “tevhid-i tedrisat”ın adeta bekçisi olma konumuna sürüklenmektedir.
Bu noktada HDP=PKK'nın oluşturmak istediği tartışma zemininden çıkılarak, üniterlik ve tevhid-i tedrisat konularının yeniden tanımlanması ve yorumlanması gerekmektedir.
Çünkü, gündelik oluşumlar ve olaylar açısından baktığımızda, AK Parti'nin “Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatı” olarak üniter devleti, sistem partisi ve iktidar olmak bakımından savunması zorunluluğu olduğu gibi, tevhid-i tedrisat'ı savunması da onun zorunluluğudur.
Asıl mesele, bu zorunluluğun, AK Parti'ye oy veren Müslümanları da kapsayıp kapsamadığına karar verebilmektir.
Kapsadığını söylediğimiz takdirde,
1-Müslümanlar, Osmanlı'yı parçalamanın bir yöntemi olarak İngilizler tarafından üretilen ve kendilerine dayatılan üniter devleti,
2-Kemalizm'in, din ve düşünce özgürlüğünü kısıtlamaya, dini bilgide arzuladığı tahribatı gerçekleştirmeye, eğitim kurumlarını devletin güdüm ve denetimine almaya, sonuçta laik bir toplumu yaratmaya da vesile kıldığı Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu savunmada AK Parti ile eşitlenilmiş olacaklardır.
Aksi söz konusu olduğunda ise AK Parti'nin siyasal tutum ve ilgili tezleriyle yalnızlaştırılması ve dolayısıyla onun şahsında devlet düşmanlarıyla, en azından muhalefetle uyumlu olmaları (dolaylı olarak işbirliği etmeleri) durumu ortaya çıkacaktır.
AK Parti'ye oy verenlerin (hatta çok büyük oranda oy vermeyenlerin bile) varlıklarından ve şu zor dönemde ülkeyi yönetiyor olmalarından büyük güven duydukları Cumhurbaşkanını Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu'nun fiili çabalarına bakarak, kimi Müslümanlara üniter devleti ve tevhid-i tedrisat'ı desteklemek cazip geliyor da olabilir. Bölgemizdeki başıbozukluk, terör, kardeş kavgası, iktidar savaşı… vb. açısından bakıldığında bu çok makul de görülebilir.
Ancak, zikrettiğimiz iki husus yarınlarımızı da belirleyecek olmaları bakımından, şahıslarla ve partilerle kaim olarak (sınırlandırılarak) düşünülemeyecek bir öneme sahiptir.
Bu durumda başkanlık sistemini, federatif yönetim tarzını, tedrisatın mahalli idarelere devredilerek devlet tekelinden kurtarılmasını, dindarları temsil edecek kişilerin halk tarafından seçilmesini ve dini kurumların da buna göre yeniden yapılandırılmasını… vb. bir dizi konuyu AK Parti'nin ve özellikle de HDP=PKK gibi terörist yapıların tezleri dışında, ilgili siyasi ve faşist şartlandırmaların uzağında, güvenli, istikrarlı bir gelecek adına tartışmaya alışmamız gerekmektedir.
Değilse, örneğin bugün yönetiminde Mehmet Görmez gibi emin, ehil bir kişi bulunuyor ve bizler onu seviyoruz diye, Kemalizm'in başımıza musallat ettiği Diyanet'i benimsemek ve kurumsal varlığını desteklemek zorunda kalırız ki, bu nedenle, görünürde kendisinden kurtulmaya çalıştığımız Kemalizm'in gizliden gizliye yaşamasına alet olduğumuzun farkında bile olamayız.