
Venedik, yüzyıllardır suyun üzerinde duran bir şehir. Ama bugünlerde yalnızca suyun değil, iki yüzlülüğün, sessizliğin ve kültürel diplomasinin ağır yükünün de üzerinde duruyor. Kanalların arasından geçen gondollar, turistlerin fotoğraf makineleri, pavyonların önünde uzayan kuyruklar, açılış kokteylleri, küratöryel metinler, sanatçı konuşmaları… Bütün bunların arasında artık saklanması imkânsız bir soru var: Sanat dünyası adalet karşısında ne yapacak?
61. Venedik Bienali daha açılmadan tarihine geçti. Hem de bir sergiyle, bir işle, bir pavyonla değil; jüri üyelerinin topluca istifasıyla. Solange Farkas başkanlığındaki beş kişilik uluslararası jüri, açılışa yalnızca günler kala görevinden ayrıldı. Görünürde mesele teknikti: Ödül verilecek mi, verilmeyecek mi, hangi ülke değerlendirilecek, hangisi dışarıda bırakılacak? Fakat aslında mesele çok daha derindi. Çünkü jüri, liderleri Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları kapsamında yargı sürecinin konusu olan ülkelere ödül verilmemesi gerektiğini söylemişti. Bu cümle doğrudan söylenmese de herkesin bildiği iki ülkeye işaret ediyordu: Rusya ve İsrail.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısından sonra Batı dünyasının nasıl hareket ettiğini hepimiz gördük. Rus sanatçıların konserleri iptal edildi, kurumlar iş birliklerini askıya aldı, sporcular turnuvalardan çıkarıldı, Rusya neredeyse bütün uluslararası kültür ve spor platformlarında paranteze alındı. Kimi zaman haklı, kimi zaman aşırıya kaçan, kimi zaman da doğrudan kolektif cezalandırmaya dönüşen bir mekanizma işletildi. Fakat mekanizma vardı. Avrupa bir ilke iddiasında bulundu: İşgal varsa, savaş suçu varsa, uluslararası hukuk çiğneniyorsa, kültür alanı “tarafsız” kalamaz.
Peki aynı ilke İsrail söz konusu olduğunda neden çalışmıyor?
Gazze’de aylardır, yıllardır dünyanın gözleri önünde bir halk yok ediliyor. Çocuklar öldürülüyor. Hastaneler hedef alınıyor. Üniversiteler, arşivler, kütüphaneler, camiler, kiliseler, mezarlıklar, evler, sokaklar, hafıza mekânları yerle bir ediliyor. Bu yalnızca bir savaş değil; bir halkın yaşama imkânının sistematik biçimde ortadan kaldırılmasıdır. İsrail’in işlediği suçun adı artık diplomatik cümlelerin arkasına saklanamayacak kadar açıktır: soykırım. Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen dava, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve Gallant hakkında çıkardığı tutuklama kararları, dünyanın dört bir yanında yükselen sanatçı, akademisyen ve hukukçu itirazları bu hakikatin etrafında oluşan küresel vicdanın işaretleridir.
Fakat Avrupa’nın kültür kurumları hâlâ eski ezberlerine sığınıyor: “Sanat köprü kurar.” “Bienal diyalog alanıdır.” “Sanatçılar hükümetlerle özdeşleştirilemez.” Bunlar kulağa hoş gelen, sergi kataloglarında güzel duran cümleler. Ama sorun şu ki aynı cümleler Rusya için neredeyse hiç kullanılmadı. Ukrayna söz konusu olduğunda kültür alanı bir anda ahlaki bir mevziye dönüştü. Filistin söz konusu olduğunda ise aynı alan “karmaşıklık”, “denge”, “çoğulculuk” ve “ifade özgürlüğü” kelimelerinin arkasına saklanıyor.
İşte Venedik Bienali jürisinin istifası bu yüzden önemlidir. Çünkü bu istifa, yalnızca beş kişinin görev bırakması değildir. Bu, sanat dünyasının merkezinde açılmış bir çatlağın görünür hâle gelmesidir. Jüri üyeleri, ödül vermenin de politik bir eylem olduğunu hatırlattı. Bir ülkenin pavyonunu değerlendirmek, ona Altın Aslan ihtimali tanımak, onu bienalin eşit aktörlerinden biri olarak sahnede tutmak masum bir prosedür değildir. Hele o ülke Gazze’de soykırım suçu işlerken, milyonlarca insanın hayatını, evini, hafızasını ve geleceğini yok ederken hiç değildir.
Bu noktada sıkça duyduğumuz bir itiraz var: “Sanatçılar ne yapsın? Onlar devletlerinin suçlarından sorumlu mu?” Elbette her sanatçı kendi devletinin suç dosyasının doğrudan faili değildir. Fakat ulusal pavyon dediğimiz yapı zaten bireysel sanatçı pratiğinden ibaret değildir. Venedik Bienali’nde ulusal pavyon, devletin kültürel temsil mekanizmasıdır. Bayrağı, küratörü, bakanlığı, bütçesi, diplomatik resepsiyonu, basın dili ve temsil iddiasıyla oradadır. Bu yüzden mesele bir sanatçının kişisel sergisi değil, bir devletin uluslararası meşruiyet sahnesidir.
İsrail’in bütün uluslararası etkinliklerden men edilmesi gerektiğini söylemek bu nedenle sanat düşmanlığı değil, adalet talebidir. Nasıl ki apartheid Güney Afrika’sı kültür ve spor alanlarında boykot edildiyse, bugün İsrail de aynı ahlaki ve siyasi yaptırımlarla karşılaşmalıdır. Çünkü İsrail’in pavyonları, konserleri, film haftaları, bienal katılımları ve kültürel ortaklıkları yalnızca sanat etkinliği değildir; aynı zamanda bir aklama mekanizmasıdır. Bombaların yıktığı şehirlerin üzerine sergi metinleriyle örtü çekilemez.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.