Kıt’a Avrupa ve Avrasya’yı baskılamakta ileri bir adım atmış Atlantik güçlerinin aynı başarıyı Çin üzerinde de göstermiş olduğu söylenemez. Çin, önümüzdeki bir kaç sene zarfında yenilmez bir güç olacak. Hâl-i hazırda bile Pasifik’de Çin’e boyun eğdirmek çok ama çok zor. Pekiyi, ilk başlarda “al gülüm ver gülüm” ilişkisi olarak başlayan,
başta ABD’nin ve genel olarak
bir denklem bozuldu ve neden ABD-Çin gerilimi doğdu? (Çin’in, dünyânın en büyük üretim gücü olmasına rağmen G-7’de yer almaması ne kadar tuhaf değil mi?). Denklemin bozulma hikâyesinin izi dünyâ finansal sisteminde rezerv para birimi olarak yer alan
Dolar’ın şişmesi, çoğalması, itibâr kaybetmesinde
sürülmelidir. ABD, Çin ile geliştirdiği karşılıklı bağımlılık üzerinden kendi sanayisini kaybediyor, ağır istihdam kayıplarına uğruyordu. Dolar’ın küresel çevrimlerinin istikrarlı yürüdüğü, hele ki ileri teknoloji üretimindeki üstünlüğünü devâm ettirebildiği nispette mesele yoktu. Lâkin Çin,
emek yoğunluklu sanayiden sermâye yoğunluklu, oradan da teknoloji yoğunluklu sermâyeye
geçiş yapmayı başarmıştı. Oyunu bozan da bu gelişmelerdi. Atlantik, hegemonyasını devâm ettirebilmek için en başta
zorundaydı. Bu ise 2008 ve 2019 krizlerinden sonra artık çok zorlaşmıştı. Enflasyonla mücâdele etmek için başvurulan
ise
Dolar’ın itibârî değerini korumak
adınaydı. Değilse bunun tabiî neticesi olarak bizzat üretimin küresel daral(tıl)ması, alım gücünü sınırlandırılması, hattâ yaygın işsizlik FED’in umurunda değildi. Sıkışan Atlantik, çok yıpransa ve güç kaybetmiş olsa da Dolar hâkimiyetinin yanında
ikinci mukâyeseli üstünlüğü olan silâha, militarizme
davrandı. (Ticâret savaşlarının haber verdiği de aslında buydu). ABD ve Atlantik bloku,
dünyâyı savaş pozisyonuna
karar verdi. Bu sûretle üretim açığını da militarizm üzerinden kapatacak, başta Almanya, Japonya, Güney Kore ve İskandinav devletleri olmak üzere,
el koyabilecekti. Hedefte ise Avrupa-Rusya ilişkisi üzerinden Avrasya’nın dağıtılması ve Çin’in kuşatılmak sûretiyle diz çöktürülmesi vardı.