ABD’nin, II.Umûmî Harp sonrasında kurmuş olduğu dünyâ hâkimiyeti, üç sütun üzerinde yükseliyordu. Bunlar, Yeni Dünyâ’nın
ekonomik, teknolojik ve askerî gücüydü.
1970’lerden başlayarak ABD ekonomik gücünü, sanayi kapitalizminin derin iç çelişkilerinin eseri olarak, verimlilik düşüşleri üzerinden yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Almanya ve Japonya dünyâ üretimindeki paylarını arttırmaya devâm ediyordu. Dolar, her ne kadar Bretton Woods hayli gevşetmiş olsa da göreceli olarak hâlâ altına bağlıydı. Yâni, meselâ Fransa, ABD ile geliştirdiği ticâret üzerinden ona sattığı malların karşılığı olan Dolarlarını altın olarak tahsil ediyordu. II.Umûmî Harp sonrası ABD Avrupa’nın altın rezervlerini elinde toplamıştı. Bunun yaklaşık 16.000 ton olduğu söylenir. Ama zamân içinde bunun yarısından fazlasını kaybetmişti. Bunu durdurmak zorundaydı. Harbin mağlûbu Almanya sesini çıkaramıyor; lâkin Fransa’da De Gaulle Eurodolar rejimine karşı tepkileri en fazla seslendiren liderdi. Sonu devrilmek oldu. ABD gidişâtı kontrol etmek adına derhâl bir şeyler yapmak zorundaydı. Nitekim 1970’in hemen başında Nixon, dünyâyı şoke eden bir kararla
Dolar-Altın bağını toptan ortadan kaldıran
o mâhut karârı açıkladı. Tek yanlı, zorbaca bir karardı bu. Artık ABD , herhangi bir üretim endişesi veyâ karşılık disiplini kaygısı gütmeden istediği kadar Dolar basabilecek , dünyânın artığını dilediğince çekebilecekti. Devâsa ve herkesi büyüleyen tüketim Amerikası da bu sûretle inşâ edilecekti. ABD’nin bastığı Dolarlar, verimliliğini kaybetmiş olan ekonomiye dönmedi. Ölü yatırımlara, borsa oyunlarına ve tüketim sektörlerinde takılı kaldı. Müthiş bir lümpenleşmeydi bu. Lümpenleşmeyi şöyle de somutlaştırabiliriz: Üretimin ABD’den kaçıp başta Çin ve Hindistan olmak üzere Asya’ya kaymasına ses çıkarmadılar. Bidâyette işlerine geliyordu. Almanya, Japonya‘dan sonra Çin ve diğer Asya toplumları üretecek, ABD, hiç çalışmadan bastığı Dolarlarla hepsine sâhip olabilecekti.