Erdoğan’ın ekopolitiği

04:001/03/2026, Pazar
G: 1/03/2026, Pazar
Yusuf Dinç

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekopolitik çizgisini ele almamın zamanı geldi. Böylece ileri doğru bir hat çizebilirim. Bu hattan Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki muhtemel ekopolitik pozisyonuna dair fikirler verebilirim. Türkiye için ekopolitik irade birliği mümkün mü, bunu da tartışmış oluruz. Hem bu tartışmayı açarak ekopolitik ferdin ve cemiyetin inşası anlamında bir yatırım da yapmış olurum. Ekonomiyi teknisyen olarak ele almayı öğrenen toplumun bir sonraki aşamaya geçmesine katkı sağlamak adına…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekopolitik çizgisini ele almamın zamanı geldi. Böylece ileri doğru bir hat çizebilirim. Bu hattan Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki muhtemel ekopolitik pozisyonuna dair fikirler verebilirim.

Türkiye için ekopolitik irade birliği mümkün mü, bunu da tartışmış oluruz.

Hem bu tartışmayı açarak ekopolitik ferdin ve cemiyetin inşası anlamında bir yatırım da yapmış olurum. Ekonomiyi teknisyen olarak ele almayı öğrenen toplumun bir sonraki aşamaya geçmesine katkı sağlamak adına… Ekopolitik irade birliği için.

Konuya bir yerden başlayacaksak elbette orası Merhum Başbakan Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi olacaktır. Cumhurbaşkanın ününü tüm ülkeye yayan siyasi oluşum Refah Partisidir.

Refah Partisi Adil düzen önerisiyle iktidar olmuştur. Adil Düzen anti-siyonist, anti-kapitalist, bir medeniyet projesidir. Büyük bir çerçeve olsa da karşısında hizalandığı medeniyetin zaafına göre ekonomik adalet yönüyle ön plana çıkmıştır. Faizi reddeder, rantı tolere etmez, ekonomik birimlerin hak ve menfaatlerinin adil dağılımını her boyutuyla planlar.

İşte, Sayın Cumhurbaşkanı bu derin ekopolitik kültürden gelmektedir.

Refah Partisi döneminde ordunun 1980 Darbesi ile siyaset üzerinde kurduğu baskı liberalleşme kanalından kalkıyordu. Bir tek, ordu bunun farkında değildi. Ahmak 28 Şubatçıların kendilerini hâlâ egemen sanarak girdiği eylemlerle sermayenin yeni vesayet olmasının önü açılıyordu. Gerçi bu ahmaklar bir tür iş birliği içinde olduklarının bilincindeydiler ama bu iş birliğinin kendi lehlerine olacağını sanacak kadar kör ve umarsızdılar. Sermaye ve medyadaki sermaye ajanları orduyu suya götürüp susuz getirmişti.

Buna karşın 2002 seçimleriyle beraber Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batı yanlı bir ekopolitiğin açtığı reform alanını kullandı. Seçim sonuçları o günün Türkiye’sinde bir anlam ifade etmiyordu ve Batıcılara karşı Batıyı kullanmak çalışan bir ikilemdi. Kandırmak için değil, kandırılmamak için…

Cumhurbaşkanının asıl yaptığı ise sermayenin ekopolitiğine egemen olduğu Türkiye’yi dönüştürmekti. Aksi halde ordu gibi sermaye de demokrasiyi ve seçimleri asla meşru görmeyecekti. Ve şartlar bugünkü gibi değildi. Sandığı meşru görmemelerinin bir sonucu olduğu, Refah-Yol iktidarında milletin gözüne soka soka gösterilmişti.

Gene de Sayın Cumhurbaşkanı bir hedefe ilerlediğini anlayacağımız hamleleri bu dönemde başlatmıştı. Rant ve faizle değil ama bunlara kaynaklık eden olgu olan “borçla” mücadelesini başlattı. IMF’nin karşısında pozisyonunu aldı. Bu içerideki ve dışarıdaki alacaklılara bir mesajdı.

Hemen bugün de devam ettirdiği iç kaynak sinerjisini sağlayacak olan kalkınma vaatlerinin gerçekleştirilmesine odaklandı. Tabi önce ilk dönemlerde buna mâni çıkaran ve içerideki IMF olan bürokrasiyi aşması gerekti. Halk vaatleri için değil, onu başbakan yapmak istediği için seçmişti. Fakat bürokratik vesayet aşılınca vaatlerin hakikaten gerçekleşmeye başladığı görülünce Türk siyaseti için bir devrim oldu. Siyasetin toplumsal meşruiyeti Cumhuriyet boyunca ilk defa kemikleşiyordu. Tüm vesayetler reddedilerek… Durum karşısında ordu da sermaye de konumunu yeniden ayarlamak zorunda kaldı.

Cumhurbaşkanının ekopolitik mücadelesi bu ana kadar da dışarıda değil, içeride göründü. Ta ki borç eritme hedefinin menziline varana kadar.

IMF’siz bir Türkiye düşünemeyen Batı ve Batıcı tüm çevrelere karşı 50 yıldır kurtulunamayan IMF kıskacından hükümetini ve Türkiye’yi çıkardı.

Bu noktada kendi okumamdan Sayın Cumhurbaşkanının ekopolitik paradigmasını özetlersem; borçsuz ve müstakil Erdoğan, derim.

Bundan sonra Türkiye’nin gelişimini içerideki sinerjiyle sağlayacağını düşündü ve yerli-milli olarak etiketlenen bir ekopolitiğe yöneldi. Fakat içeride soğuduğu düşünülen mücadelesini artık dışarıda vermesi gerektiğini gösterdiler.

Sistem müstakil Türkiye istemiyordu. Tepki verdi. Tepkisinin içerideki çevresini de oluşturdu. Daha doğrusu içeride hiçbir şey bitmemişti. İçerideki çevre bu tepki için hazır bekliyordu. Trene yataklı vagondan bilet alıp hemen atladılar. Piyasa operasyonları bir yana tarihin en uzun soluklu yatırım grevini başlattılar.

Ülkede yatırım yapan dışlanıyordu. Erdoğan’ın müreffeh Türkiye amacına hizmet etmekle suçlanıyorlardı.

Buna karşın Cumhurbaşkanı küresel sermaye ile yerli sermayenin ittifakını dağıtmak için bir ekopolitik yönelim belirledi. Yatırım grevini sona erdirecek, işe odaklanmanın karşılığını almayı teklif edecekti. Şartlar elverişliydi. Ülke cari fazla pozisyonuna getirilmişti. Türkiye Ekonomi Modelini uyguladı.

Ancak program yeterli değildi. Sermaye boş bırakılan yerlerden hükümetin arkasına dolanıp bir puan aldı. Güreş sabah başlayıp akşama kadar sürdü. Yenişemediler.

Sermaye kendi menfaati Türkiye’nin menfaati demek olduğundan kendi menfaatini istemedi. 2023 seçimleriyle beraber eski oyuna dönüldü.

Dönüldü ama tam dönülmüşken şartlar değişti. Dünyanın asıl kaygısı güvenlik oldu.

Güvenlik dünyanın asıl kaygısı haline gelince sermaye mücadelenin kendi menfaatine olmayacağını nihayet gördü. Hükümet ile ortak ekopolitik payda arayışına da bir malzeme bulundu; Avrupa savunma mekanizması.

Sermayenin bugün için tek bir planı var. Avrupa’nın bir parçası olmak. Diğer ihtimalleri açamadılar kendi anahtarlarıyla. Avrupa’yı da açamıyorlar zaten. Açsalar ne işleri olur.

Sadece Avrupa anahtarını Erdoğan’ın savunma sanayi iradesinin açtığını anlayacak kadar basiret sahibiler.

Cumhurbaşkanının ise bunlardan ikisi güçlü ihtimal olmamakla beraber beş muhtemel ekopolitik yönelimi var. Birisi Doğu-Batı dengesi, diğeri ABD-Avrupa dengesi, bir diğeri ise ABD-İngiltere-Avrupa dengesi… Diğeri Türkiye’nin kendi ekseni… Beşincisi de Avrupa’nın kendisi…

Bugün sermaye, Avrupa ihtimaline hükümeti tutundurmak için uzlaşma içinde. Tek beklediği NATO’nun dağılması… Bunun bir fırsat doğuracağına ve bu andan itibaren Türkiye-Avrupa bütünleşmesinin gerçekleşeceğine inanıyorlar. Avrupalılar bile ABD ile arasına bizim sermaye kadar mesafe koymuyor. Kendileri için değil hakikaten başkaları için pozisyonu alıyorlar bu konuda.

Fakat öyle bir hal var ki Avrupa inadına sermayenin arzusunun aleyhine gidiyor. Bence Cumhurbaşkanı durumu sermayeden daha iyi okuyor.

Hasta adamın hastalıklı adamlarla bir araya geldiğini görüyor.

Avrupa (hasta adam) - Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Hindistan (hastalıklı adamlar).

Türkiye’nin ekopolitik irade birliği bu şartlarda Avrupa üzerinde oluşabilir mi, bilmiyorum. Fakat bildiğim şey şu; sermaye için en doğru yolun Avrupa-Türkiye ittifakının olmayacağı anlaşılırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercih edeceği ekopolitik yönelimi kabul etmek olacağıdır. Yoksa bu sefer ülke kaybederken kendileri de kaybedecektir.

Bu hep yeni gözüken ama ilk günden bu yana hiç değişmeyen gerçeklik… Varlık mücadelesini ortaklaştırmak ve Türkiye’nin ekopolitik dönüşümünü tamamlamak taraflar için zorlayıcı ama gerekli olacak.

Ondan sonra faiz ve rant sorununa sıra gelir mi bakarız.

#ekonomi
#politika
#Yusuf Dinç