Abdülhamid"in başına gelenler, Erdoğan"ın da başına gelirse... Vay hâlimize!

00:009/12/2013, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Yusuf Kaplan

Cem Küçük, yazılarını dikkatle takip ettiğim bir kaç yazardan biri. Ülkenin iç ve dış gündemini, somut verilere dayalı olarak analiz eden bir arkadaşımız.Ancak Pazar günü yayımlanan yazısını beğenmedim. "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" cümlesiyle biten ve metninin omurgasını oluşturan yazısı ürküttü beni açıkçası...Ayrıca bu "laf", sadece bir tarafın değil, iki tarafın da zihin kodlarını şekillendiren ve ele veren, tedirgin edici bir laf!İktidarı / gücü, hele de devlet denen zorba aygıtı putlaştıran,

Cem Küçük, yazılarını dikkatle takip ettiğim bir kaç yazardan biri. Ülkenin iç ve dış gündemini, somut verilere dayalı olarak analiz eden bir arkadaşımız.

Ancak Pazar günü yayımlanan yazısını beğenmedim. "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" cümlesiyle biten ve metninin omurgasını oluşturan yazısı ürküttü beni açıkçası...

Ayrıca bu "laf", sadece bir tarafın değil, iki tarafın da zihin kodlarını şekillendiren ve ele veren, tedirgin edici bir laf!

İktidarı / gücü, hele de devlet denen zorba aygıtı putlaştıran, insanları beklenmedik şekilde kışkırtabilecek kadar tehlikeli, ürpertici bir zihin hâlinin dışavurumu bu "laf".

ASLOLAN ASALET VE İSTİKAMETTİR!

Açıkçası, cemaati, cemaatin bazı uygulamalarını, yaklaşımlarını bu gazetede Müslümanca duyarlıkla ve kaygıyla en çok eleştiren yazar benim.

Cemaatin bu süreçte kışkırtıcı yayınlara bel bağlaması, kardeşliği değil de, kavgayı büyütmesi ürküttü beni.

Ama bir Müslüman oluşumun bir başka Müslüman oluşuma -bu oluşumu, ne kadar eleştirirsek eleştirelim- zarar vermesi, aslâ kabul edilemez.

Hele de "ipler"in bu ülkenin has çocuklarının elinde olmadığı yakıcı gerçeği bütün çıplaklığıyla ortadayken... Müslümanlar birbirlerine ekmek kadar, su kadar ihtiyaç duyarken...

Dahası, bir Müslüman oluşumun, laik ya da Müslümanlıkla sorunlu oluşumlara bile -ne kadar hoşumuza gitmezse gitmesin- zarar vermesi de kabul edilemez.

Müslümanlar, her türlü hakarete, saldırıya ancak intikam duygusu gibi ilkel güdülerden uzak bir yüksek ahlâkla, asaletle karşılık verebilirler...

Kısacası, Müslümanlar yakıp yıkamazlar; daha iyisini yapmanın, daha güzelini ortaya koyabilmenin mücadelesini verebilirler...

Zaman zaman iki ateş arasında kalsam da, bendeniz -hiç bir ayartıcı kınayıcının kınamasına aldırış etmeden- hakikatin izini süren biriyim. Bilip bilmeden konuşan kişilerin sığ yaftalamalarının aksine, "mezhebi geniş" biri değilim.

Aksine Efendimiz"in (sav) "cadde-i kübra" dediği Ehl-i Sünnet omurganın zedelenmemesi için imal-i fikir eden, istikamet üzere olma, istikametten aslâ ödün vermeme mücadelesi veren bir yazarım.

O yüzden bakışımı ve kendimi güncele hapsederek yazmıyorum. En az 50 sene sonrasına bakarak yazmaya çalışıyorum fikirlerimi.

GEÇİŞTİRİLECEK BİR KRİZ DEĞİL BU!

Bu nedenle, yaşadığımız krizin, öyle geçiştirilecek türden bir kriz olmadığını görebiliyorum.

Ülkede, daha önce yaşamadığımız türden "tedirgin edici, uykularımızı kaçırıcı" absürd bir kriz yaşanıyor: İki İslâmî anlayış, ilk defa karşı karşıya geldi.

Bu krizin de, krizin yönetiliş biçiminin de, esas itibariyle, hiç bir İslâmî temeli ve gerekçesi yok çünkü.

İki taraf da imtihanı kaybetmek üzere... Krizi, yani imtihanı bir imkâna dönüştürme duyarlığı gösterme konusunda sınıfta kalmak üzere...

Akl-ı selim birileri çıkıp da "nereye böyle?" diye haykırmıyor!

Oysa karşımızda gelecekteki anlaşmazlıklarımıza fena hâlde kötü örnek olacak, iki tarafa da yakışmayacak sığ ve sığlaştırıcı bir tavır, bir körleşme, bir "sarhoşluk" hâli var!

MÜSLÜMANLARA, İKTİDAR / GÜÇ KAVGASI VERMEK YAKIŞMAZ!

Görmekte zorlandığımız tehlikeli nokta şu burada: Bu kriz, temelde, bir "iktidar / güç" kavgası, bir "sen-ben" mücadelesi!

Oysa Müslümanlar, hiç bir zaman iktidar kavgası, "sen-ben / siz-biz" mücadelesi veremezler!

Hele de Bediüzzaman gibi bir öncüden beslenen insanlar, aslâ sen-ben / siz-biz kavgasına, iktidar / güç mücadelesine bel bağlayamazlar!

Müslümanlar, iktidar / güç kavgası verdikleri andan itibaren (varsa ellerinde açık veya gizli iktidar / güç), onu da kaybederler: Kaybederler, çünkü imtihanı kaybetmiş olurlar!

Ve daha da vahimi, hem ülkenin, hem de bize bakan, bizden bir hareket bekleyen bölgenin mazlum ve masum halklarının umutlarını da boşa çıkarmış olurlar ve yarın bunun hesabını hiç bir şekilde veremezler!

"İPLER", HENÜZ BU ÜLKENİN HAS ÇOCUKLARININ ELLERİNDE DEĞİLKEN!...

Hakikat için, hakikatin hayat olması için uyku nedir bilmeyen, bu ülkenin masum insanının dertleriyle hemdert olma kaygısıyla bir konferanstan diğerine yetişmek için bir günde beş şehirde olacak kadar uykusuzluğa aldırış etmeyen, yüreği hakikat için atan bir Müslüman yazar olarak bir kez daha uyarıyorum:

Henüz varoluşsal sorunlarının ne olduğunu bile bihakkın idrak edememiş, "ipler"in hâlâ bu ülkenin çilekeş çocuklarının elinde olmadığı, ayaklarımızı muhkem ve emin bir şekilde basabileceğimiz sağlam bir zeminden yoksun olduğumuz çözücü bir zaman diliminde ve yerde, İslâmî kesimlerin, sanki her şey bitmiş gibi, birbirlerine düşmeleri, daha da vahimi, bütün meseleyi iktidar meselesine kilitlemeleri hiç bir İslâmî ilke"yle bağdaşmaz.

Daha da ürpertici nokta şu burada: Eğer biz, ilk büyük ölçekli anlaşmazlık hâlimizi, "iktidar" kavgasına, "sen-ben" mücadelesine dönüştürüsek, küresel sistemin önümüzdeki yüzyıllık zaman dilimini "İslâm"a karşı İslâm" stratejisi üzerinden şekillendirmeye karar verdiği tehlikeli bir süreçte, bu yaşadığımız ama sonuçlarını kestirmekte son derece zorlandığımızı üzülerek gözlemlediğim "iktidar kavgası", bundan sonra yaşamamız kuvvetle muhtemel anlaşmazlıklarımız için son derece kötü bir örnek teşkil edecek, sorunlarımızı seküler, ilkel çıkar kavgasına dönüştürmemize zemin oluşturacak!

Müslümanların başına bundan daha büyük felâket gelmedi son iki yüzyıllık fetret döneminde!

BİRBİRİMİZLE "BOĞUŞARAK" MI DÜNYANIN ÖNÜNÜ AÇACAĞIZ?!

İki yüzyıldır, bu toplum, modern Batı uygarlığının geliştirdiği entelektüel, kültürel, siyasî, iktisadî ve askerî meydan okumaya ve küresel kuşatmaya direnmeye çalışıyor.

Batı"dan gelen bu çok yönlü meydan okumayla, Osmanlı çökertildi ve tarihten sürgün edildik.

Sonrasında, yüzyıllık süreç, Batı uygarlığının meydan okumasına boyun eğmemizle, teslim bayrağı çekmemizle ve bütün iddialarımızı yitirmemizle sonuçlandı.

Evet, Batı"dan gelen çok yönlü meydan okumayla, Osmanlı durduruldu. Fakat çöküş anında bile dünyanın yegâne denge unsuru ve en güçlü stratejik gücü Osmanlı"nın durdurulmasıyla birlikte sadece bizim değil, bütün insanlığın tarihi, tarihî yürüyüşü de durdu, durduruldu.

Şunu görelim lütfen: Osmanlı medeniyeti fiilen durdurulmuş olabilir ama ortaya koyduğumuz, adaletin, hakkaniyetin ve dünya barışının şifrelerini barındıran Osmanlı medeniyeti bilkuvve yaşıyor ve İslâm dünyasının en ücra köşelerindeki Müslümanlara umut aşılıyor -hâlâ.

KAVGAYA DEĞİL, MEDENİYET YÜRÜYÜŞÜMÜZE KİLİTLENELİM!

O yüzden Batılı insaflı yazarlar bile, "gel ey Osmanlı!" çağrıları yapıyor.

Biz ne yapıyoruz, peki?

Biz, sadece birbirimizle boğuşuyoruz yüzyıldır: Düne kadar laik-dindar boğuşması, yerini, İslâmî kesimler arasındaki kapışmaya terketmeye başladı şimdi!

Türkiye, bu ürpertici hâliyle yeni bir medeniyet yürüyüşüne öncülük edemez.

Oysa bölgenin insanı, bizi bekliyor. Fakat biz, bölgeyi ayağa kaldıracak yürüyüşümüze kilitlenmek yerine "kardeş kavgası"na kilitleniyoruz!

Bediüzzaman"ın deyişiyle, felaket ve helâket sebebi değil de nedir bu, Allah aşkına!

Müslümanlar, bu dünyanın kiri, pasağı, iktidarı, nimeti, gücü için birbirleriyle kavgaya tutuşamazlar!

Böyle bir şey, Müslümanların kendi bindikleri dalı kesmelerinden, kendi kıyametlerini kendi elleriyle hazırlamalarından başka bir anlam ifade etmez!

O yüzden iki tarafı da küçük, basit, alçaltıcı iktidar kavgasına değil, insanlığın bizi bekleyen büyük medeniyet yürüyüşümüze kilitlenmeye davet ediyorum!

"TAYYİP ERDOĞAN"SIZ" BİR TÜRKİYE, "LEŞ KARGALARI"NA YEM OLUR!

Son olarak şunu iyi bilelim: Tayyip Erdoğan, bu ülkenin ve bölgenin son şansıdır.

"Deli gibi" çalışıyor adam!

Yüreği, ülkenin ve bölgenin masum ve mazlum halklarının makus talihini yenmek için atan böyle bir insanın önünü tıkamak, Abdülhamid"e zamanın alimlerinin ve münevverlerinin yaptığını yapmaktan farksızdır!

Dün, Abdülhamid"in tahttan indirilmesi için basın yoluyla mücadele veren Osmanlı münevveri, Abdülhamid tahttan indirildikten sonra kafasını nasıl duvarlara vurduysa, yarın, hakikat için, hakikatin hayat olması için "deli gibi çalışan" Tayyip Erdoğan"ın önünün kesilmesi hâlinde, bugün onu yıpratmaya çalışan insanlar da kafalarını vurmak için duvar arayacaklar ama kafalarını vuracakları duvar bile bulamayacaklar!

Bütün bunları Tayyip Erdoğan"ı putlaştırmak için yazmıyorum. Erdoğan"ın uygulamalarını Müslümanca bir duyarlıkla eleştiren bir yazarım. Sadece dünkü yazıma bakmanız kafi bunun için.

Ama Tayyip Erdoğan"ın yeri geldiğinde, kendisini derin bir muhasebeye ve özeleştiriye tabi tutmaktan çekinmeyen bir hakikat eri olduğunu yakinen biliyorum.

Erdoğan, öfkeleniyorsa, biliyorum ki, bu ülkenin, bölgenin geleceğini şekillendirecek yürüyüşünün önüne tuhaf duvarlar örüldüğünü gördüğü için öfkeleniyor!

Unutmayalım: Tayyip Erdoğan, ümmetin mazlum çocukları için gözyaşı dökmüş, yüreği ümmetin makus talihini yenmek için atan, kendisini hedefe kilitlemiş inanmış bir adamdır.

Masum ve mazlum insanlar için ağlamasını bilen bir adam, ağlatmaz!

Erdoğan"dan başka, hiç bir kişi, bu zorlu yolculuğu göğüsleyebilecek cesarete, özgüvene ve yüreğe sahip değildir.

O yüzden küresel sistemin lordlarının "Erdoğan"sız Türkiye" hayallerine su taşıdığımız sürece, geleceğimiz tastamam hayalete dönüşebilir.

O yüzden iki tarafın da zihin yapısının şifresi hâline gelen "ya devlet başa, ya kuzgun leşe" gibi ifadelere bel bağlamaya kalkışırsak, bugüne kadar bu milletin burnundan getiren devlet denen zorba aygıt, leş kargalarının eline geçer yeniden ve bu, bu ülkenin de, bölgenin de umutlarını yok eder!

Umarım, akl-ı selim galip gelir ve çatışmayı değil, kardeşliğimizi büyütmenin imkânları üzerinde nefes tüketiriz.

O yüzden, Abdülhamid"in başına gelenler, Tayyip Erdoğan"ın da başına gelmeden, aklımızı başımıza devşirelim lütfen, diyor, herkesi akl-ı selime, ferasete, basirete ve kardeşliğin kıymetini bilmeye davet ediyorum.