
Bu ülke bir bağımsızlık savaşı verdi.
Ne’yle?
İslâmî bir ruhla.
Bu ruhu unutturmaya çalıştılar bu ülkede, sanki ülke sömürgeciler tarafından işgal edilmişçesine. Mustafa Kemal bile, “millî mücadele” değil, “millî mücahede” demiştir bağımsızlık mücadelesine. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı yazılarda “millî mücahede” verdiğimizden, bunun da “saltanatı ve hilâfeti kurtarma gayreti” olduğundan sözeder. Bunlar, neden gizlenir, neden genç kuşaklara böyle anlatılmaz, peki?
Emperyalistler kovuldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Türkiye, 23 Nisan 1920’de İslâm devleti olarak kuruldu. Büyük Millet Meclisi, İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görüşülen konuları aynen Ankara’ya taşıdı. İstanbul’daki gündemin Ankara’ya taşınmasıyla, “Osmanlı bitmedi, sadece şekil değiştirdi” mesajı verildi Avrupalı emperyalistlere.
1928 yılında, anayasanın ikinci maddesi, “devletin din’i, din-i İslâm’dır” maddesi kaldırılıncaya kadar devlet, İslâm devleti olarak varlığını sürdürdü.
Fakat enteresan bir şey oldu: Bu toplumun varlık nedeni İslâm değil laiklik olarak belirlendi, her ne kadar laiklik 1937 yılından itibaren resmen benimsenmiş olsa da.
Önce devlet, sonra da toplum laikliğe göre silbaştan yeniden şekillendirilmeye çalışıldı.
Sorulmayan soru şu: Türkiye, emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı verdi mi?
Verdi.
Ve bu toprakları çiğnetmedi.
Hangi ruhla peki?
Mücahede yani cihad ruhuyla, İslâm’ın sancağının düşmemesi, İslâm’ın son kalesi Anadolu topraklarının çiğnetilmemesi cehdiyle, elbette ki.
İslâm›ın verdiği, haysiyetini koruma ve her ne pahasına olursa olsun, bu toprakları, bin yıldır şehit kanlarıyla sulayarak vatan yaptığımız Anadolu kıtasını emperyalistlere karşı sarsılmaz imanıyla koruma ruhu ve mücadelesiyle.
İyi de, temel kaynağını İslâm›ın oluşturduğu medeniyet iddialarını neden terketti yeni Türkiye?
Neden kendi medeniyet iddialarına göre değil de Batı uygarlığının temel iddialarını oluşturan sekülerizme göre devleti tanımlama, toplumu şekillendirme yolunu tercih etti?
Medeniyet iddialarını önce terkeden, sonra da inkâr eden bir toplumun, bağımsız olmasından, bağımsız kalabilmesinden, bağımsızlığını sürdürebilmesinden sözedilebilir mi?
Zihnen yabancılaşmış bir toplum, fiilen köleleşmekten kurtulamaz.
Zihni kendine ait olmayan, dünyaya bakışı, yaklaşım biçimleri başkalarına ait olan bir toplum, önce zihnen felçleşir, sonra da fiilen köleleşme ve yok olma sürecine girer.
Kaçınılmazdır bu!
Ruhunu yitiren, ruhunu oluşturan varlık sebebini inkâr eden, varlık sebebinin kaynağını oluşturan medeniyet iddialarını yitiren bir toplum, zamanla varlığını da yitirmekten kurtulamayacaktır.
Şunu özellikle hatırlatmak isterim: Türkiye, güçlendikçe ve medeniyet iddialarına sahip çıktıkça, “Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir”, “Türkiye Türkiye’den daha fazla bir yerdir”, dedikçe, Batılı liderler, Türkiye’ye “laiklik uyarılarını” artırarak sürdürecekler...
Bildiğiniz gibi Osmanlı’nın çöküşünü müteakip Türkiye’de üç ana akım vardı: İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık.
En güçlü akım, Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Akif, Babanzade, Kevserî, Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman, Filibeli Ahmet Hilmi, Elmalılı gibi büyük isimler çıkaran İslâmcılık›tı.
Batıcılık, en zayıf akımdı bu akımlar arasında.
Ama Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Batıcılık, “iktidar oldu” -en geniş anlamıyla.
Batıcılık’ın “ipleri” eline almasında, bir Osmanlı paşası ama Batıcı bir Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal’in şahsında, çöken Osmanlı idaresinin ve bilumum entelijansiyanın müşterek bir karar verdiği anlaşılıyor.
Osmanlı gibi köklü, güçlü bir “imparatorluğun” çöküşü, bizim bu topraklardaki varlığımızın tehlikeye girmesine yol açmıştı.
Dolayısıyla başta Osmanlı idaresi olmak üzere, bütün farklı akımların entelijansiyası, Batılıların üzerimize üzerimize gelmelerini önlemek için Batılılarla şöyle bir anlaşma yaptılar -sanki-: “Tamam, biz, iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Bir medeniyet iddiamız filan yok bizim. Ama bu toprak parçasından vazgeçmeyeceğiz.”
İçimizdeki bazı Batıcılar, işi fazla ciddiye aldılar. Toplumu laiklik üzerinden tepeden tırnağa Batılılaştırmaya, medeniyet iddialarını ve ruhköklerini yok etmeye kalkıştılar: Ezanın yasaklanması, Türk müziğinin yasaklanması, alfabenin değiştirilmesi, dil devrimi, seküler-pozitivist bir eğitim sisteminin kurulması...
Bütün bunlar, fiilen sömürgeleştirilemeyen Türkiye’nin zihnen sömürgeleştirilmesi tehlikesinin eşiğine yuvarlanmasıyla sonuçlandı...
Vesselâm.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.