
SETA Vakfı tarafından yayımlanan "İran Neden Zayıfladı Ama Yenilmedi?" başlıklı yeni odak yazısı, savaşın ilk on iki gününde ortaya çıkan dikkat çekici paradoksu gözler önüne seriyor. Dış Politika Direktörü Murat Yeşiltaş ve Kriter Dergisi Editörü Mustafa Caner’in kaleme aldığı metne göre; İran, ABD ve İsrail saldırılarıyla askeri, altyapı ve liderlik açısından ciddi kayıplar yaşayarak zayıflamış olsa da, siyasi bütünlüğünü ve misilleme kapasitesini muhafaza ederek mutlak bir mağlubiyet almaktan kaçınmayı başardı.
Savaşın ilk on iki günü, şu anda çatışmayı tanımlayan bir paradoks ortaya çıkardı. Bir yandan İran, ABD ve İsrail’in sürdürdüğü saldırılar sonucunda askeri, altyapı ve liderlik açısından büyük kayıplar yaşadı. Savaş, İran’ın liderlik ve komuta yapısının bazı boyutlarını, hava savunmasını, deniz kuvvetlerini, füze altyapısını ve iç güvenlik sistemini zayıflatırken, aynı zamanda ciddi bir ekonomik baskı da yarattı. Tamamen askeri operasyonel açıdan bakıldığında, İran savaşın başlangıcına kıyasla açıkça daha zayıf bir konumda olmasına rağmen İran’ı zayıflatmak ile İran’ı yenmek, temelde farklı çıktılardır. Tahran, siyasi olarak bütünlüğünü korumuş, misilleme kapasitesini muhafaza etmiş ve yoğunluğu azalmasına rağmen sürekli hale gelen füze saldırıları, deniz ulaşımını kesintiye uğratma ve bölgesel gerginliği tırmandırma yoluyla düşmanlarına önemli askeri, ekonomik ve psikolojik maliyetler üretmeye devam etmiştir.
Hâlâ işlevsel olan İran’ın askeri sisteminin çöküşü değil, kademeli olarak zayıflamasıdır. İran şu anda bozulmuş bir komuta yapısı, azalmış füze rampası sayısı, zayıflamış hava savunması, hasar görmüş deniz gücü ve iç düzeni sağlayan kurumlar üzerinde artan baskı ile faaliyet göstermektedir. Bu, İran’ın mutlak mağlubiyeti anlamına gelmez. Ancak Tahran’ın manevra alanını daraltır ve hem askeri hem de kurumsal olarak direnişi sürdürmenin maliyetini artırır.
İran ciddi şekilde sarsılmış olsa da ABD ve İsrail bu hasarı henüz stratejik bir zafere dönüştürememiştir. Rejim hâlâ ayaktadır; toplum rejime karşı topyekûn bir tavır almamış, saldırı ve yatay tırmanma kapasitesi kısmen korunmuş, beklenen iç savaş çıkmamış ve çatışmanın bölgesel ile küresel maliyetleri artmaya devam etmiştir. Dolayısıyla İran, geleneksel anlamda savaşı kazanmasa da henüz kaybetmiş de değildir. Hayatta kalmayı sürdürmekte, misilleme yapmakta ve savaşın maliyetlerini, hasımlarının hedeflerine ulaşma hızından daha yüksek bir ivmeyle bölgeye yaymaktadır. Bu nedenle mevcut durumun en isabetli özeti şudur: İran zayıflamıştır ancak yenilgiye uğramamıştır.
Körfez'in giderek daha savunmasız kalması, deniz güvenliğinin azalması, petrol piyasalarının baskı altında olması ve hatta BAE ve Rusya gibi aktörlerin gerilimin azaltılması çağrısında bulunmasıyla, çatışma, tırmanmanın devam etmesinin stratejik kazançtan ziyade toplu kayıplara yol açma riski taşıdığı bir aşamaya girmiştir. İran'ı zayıflatmak, geride parçalanmış ama daha tehlikeli bir bölge bırakıyorsa, ABD-İsrail zaferi söz konusu değildir; aynı şekilde, İran'ın kaybetmemesi, hayatta kalmanın uzun vadeli ekonomik ve jeopolitik yıpranma ile gelmesi durumunda da onun için bir zafer değildir. Tüm taraflar için asıl stratejik zorluk, artık savaşın bir sonraki aşamasını nasıl domine edecekleri değil, karşılıklı tırmanışın karşılıklı başarısızlığa dönüşmeden önce bir çıkış yolu nasıl inşa edecekleridir.
İran'ın On İki Gün Savaşı sırasında varılan gibi basit bir ateşkesi kabul etmesi olası değildir. Tahran bunun yerine daha güçlü bir caydırıcılık duruşu oluşturmaya çalışmaktadır. Bu stratejinin bir parçası olarak İran, sürekli tırmanışın nihayetinde kendi lehine işleyeceği öncülüne dayanan çok katmanlı yaklaşımının sonuçlarını araçsallaştırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, çatışmanın gelecekteki gidişatı, salt askeri gelişmelerden çok, savaşın siyasi ve ekonomik etkilerini sınırlama çabaları tarafından şekillenebilir. Bununla birlikte, bir başka olası senaryo da ABD ve İsrail'in tırmanma tuzağından kurtulmak için çok daha yoğun askeri operasyonları tercih etmeleridir.









