
Cevaben “Meyve veren ağaç taşlanır!” sözü akla gelebilir. Ama Yunanistan herhangi bir ülke değil. Avrupalı bazı “Antik Yunan” romantiklerinin yeni bir “Helen milleti” yaratma düşüncesiyle teşvik ettikleri Yunanlı yöneticiler, yakın tarihimizdeki ikili ilişkilere bakıldığında, sadece ağacı taşlamakla kalmamış, meyveyi hatta meyve ağacını bile çalmaya çalışmışlardır.
Yunan devlet adamları son aylarda Türkiye’yi hedef gösteren söylemlerini neredeyse aralıksız bir şekilde sürdürüyorlar. Hele ki 2021 yılı boyunca gün yok ki, Başbakan Kiryakos Miçotakis veya Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’tan Türkiye’yi hedef alan bir açıklama gelmesin!
Burada belki “Meyve veren ağaç taşlanır!” sözü akla gelebilir. Ama Yunanistan herhangi bir ülke değil. 1821’de Mora isyanı ile Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan, Avrupalı bazı “Antik Yunan” romantiklerinin yeni bir “Helen milleti” yaratma düşüncesiyle teşvik ettikleri Yunanlı yöneticiler, yakın tarihimizdeki ikili ilişkilere bakıldığında sadece ağacı taşlamakla kalmamış, meyveyi hatta meyve ağacını bile çalmaya çalışmıştır. Bu sebeple Yunan devlet adamlarının Türkiye ile ilgili her sözü ve hareketi dikkatle izlemeyi gerektirmektedir.
Mora İsyanı, 1827’de İngiliz-Fransız-Rus ortak filolarıyla Navarin’de Türk donanmasının yakılması, 1829-1830 Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından Yunanistan’ın bağımsızlığının kabulü… Daha sonra Megali Idea ve Yunanistan’ın eski Bizans İmparatorluğu topraklarına sahip olma ülküsüyle sınırlarını Türk devleti aleyhinde karada ve denizde genişletme gayretleri…
İNGİLİZ TARİHÇİNİN GÖZÜNDEN YUNAN İŞGALİ
Yunanistan’ın sorun haline geldiği 19. yüzyıl başlarından beri, çözüm bir yana geçen yıllar içerisinde mevcut sorunlara yenileri eklendi. Yunanistan’la Türkiye, daha doğrusu Yunan ve Türk milletlerinin arasındaki “husumeti”, Yunan işgali sırasında (1921) Anadolu’da “gazeteci” sıfatıyla bulunan ünlü İngiliz Tarihçi Arnold Joseph Toynbee şöyle açıklamaktadır:
“1821-1829 ve 1897’deki Türk-Yunan savaşları esnasındaki dönemler de dâhil olmak üzere, en azından beş yüz yıldır yan yana ve huzur içinde yaşayan Batı Anadolu’daki Türk ve Rum ahalisi de, milletçe birbirlerine karşı cinai kertelere ulaşan nefret nöbetlerine gark olmuştur. Bu hadise, 1914 ve 1916 yıllarında mahalli Türkler arasında, 1919 Mayıs’ında ise, Yunan ordusunun karaya çıkmasından itibaren mahalli Rumlar içinde kendini göstermiş olup, 1921 Nisan’ından bu yana, aynı yılın Mayıs ve Haziran ayları esnasında karımla benim kısmen de olsa birinci dereceden görgü şahidi olduğum haliyle, işgal altında bulunan toprakların iç kısımlarında da bütün hızıyla devam etmektedir. Böylesi katliamlar, birbirlerine muhtaç olan komşular arasındaki bu ölümcül batılı ideal tarafından kışkırtılan ulus mücadelesinin aşırıya kaçmış halinden başka bir şey olmayıp insanların; mal varlıklarının gasp edilmesi, üzerinde yaşadıkları topraklardan sürülmesi, eğitim, ibadet ve ana dillerine müdahale ve mahkemelerde hak arama imkânlarının ortadan kaldırılması gibi diğer öldürücü silahlarla da ardı arkası kesilmeksizin uygulanmaya devam etmektedir.”
Toynbee, bir taraftan Yunan işgalinin azmettiricisi olarak mensubu olduğu İngiltere de dâhil Batılı ülkeleri eleştirirken, diğer taraftan da işgalin vahşi ve acımasız yüzünü açıklamaya çalışmaktadır. Ancak bu işgal sırasındaki asıl mağdurlar, işgale uğrayan Türkler ve Müslümanlardır! Bu vahşeti ve acımasızlığı yaratanlar ise “Antik Yunan” medeniyetinin torunları olan Yunan askerleriydi. Tabii ki bunlara İzmir ve Anadolu’da yüzyıllarca Türklerle birlikte yaşayan bazı Rumların çabası da eklenebilir. Oysa bunlar işgal başlayıncaya kadar Türk ve Müslüman komşularıyla barış ve huzur içerisinde yaşıyorlardı. Nedense onlar da “Megali İdea” çılgınlığının büyüsüne kapılıp asırlardır komşu olduğu insanlara sırtını çevirmiş, hatta onların çektiği ıstırap ve acılardan zevk alır hale gelmişlerdi.
Toynbee, Yunan-Rum milletinin “Batı tarafından desteklenmesi”ni şu gerekeçelere dayandırmaktadır: “Batı Avrupa’nın ve Birleşik Devletlerin, Londra, Paris, Viyana, Manchester, Liverpool, Marsilya, Trieste, New York, Chicago ve San Fransisco gibi ticari ve sosyal başkentlerinde Rum kolonileri mevcuttur. Buradaki ailelerin birçoğu birbirini takip eden birkaç nesildir batıda yaşamakta olup, batılı ailelerle evlilikler kurmakta, bu ülkelerin vatandaşlığına geçmekte, çocuklarını yeni ülkelerinin en iyi okullarına göndermekte ve neticede -anavatanlarına karşı gösterdikleri geleneksel sadakat haricinde- her şeyleriyle birer İngiliz, Fransız, Avusturalyalı veya Amerikalı olmaktadırlar. Batı’da Yunanistan’a karşı -uluslararası siyaseti etkileyecek türden- hayli yaygın bir hissiyatın mevcut oluşu, ülkeleri dışında yaşamakta olan Yunanlıların söz konusu bu sadakatlerinin yeni bağlılıklarıyla fazlaca bir çatışma doğurmasına mâni olmaktadır. Buna mukabil, bu iki özelliğin talihli bir bileşkesi, ülkeleri dışında yaşamakta olan muhtelif sınıflara mensup zengin ve kültürlü Yunanlıların seslerini, batılı işadamlarına, batılı politikacılara, batı kiliselerine, batılı kalem erbabına ve son olarak -ama sonuncu olarak değil, batı basınına duyurma imkânı sağlamaktadır.”
Toynbee’nin bu anlattıklarına ilaveten, ABD’deki Rum Lobisi’nin etkinliği, Avrupa Birliği üyeliği ile bu birlik içerisinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’yle oluşturduğu Türkiye karşıtlığı da dikkate alınırsa, Yunan-Rum ikilisinin benzer faaliyetlerinin daha da geliştirilmekte olduğu görülebilmektedir. 2020’li yıllara girildiğinde Yunanistan’la Türkiye arasındaki mevcut sorunların çözülmesi bir yana, eklenen yeni sorunlarla giderek içinden çıkılmaz hale geldiği görülmektedir.
ANKARA İTİDALİ ELDEN BIRAKMADI
Daha çok yakın bir tarihte, 2011 başlarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dostum Yorgo” diyerek hitap ettiği PASOK iktidarının Başbakanı Yorgo Papandreou, ev sahibinin tüm nezaketine rağmen davet edildiği Erzurum’daki “Palandöken Kış Oyunları Merkezi”nin açılış ziyareti sırasında, misafir olduğunu unutarak Türkiye’yi, Kıbrıs’ı işgal etmekle suçlamıştı. Keza “Türk uçaklarının Yunan adaları üzerinden uçtuğunu” ifade ederek “Tehditlerle herhangi bir sorunu çözemezsiniz!” şeklindeki sözleriyle çıkışını sürdürmüştü. Buna rağmen kendisine dost eli uzatılmış ve “Büyükelçiler Konferansı”na davet edilmişti.
2012 yılı sonlarına doğru, daha sonra iktidar ortağı da olan Yunanistan’ın aşırı sağcı Altın Şafak partisi, Türklerin yoğun olduğu Gümülcine’de şube açılışında konuşan Altın Şafak milletvekili İlias Panayiotaros’un “Trakya’da kendini kim Yunan hissediyorsa kalsın, diğerleri doğuya gitsin. Türkler Trakya’dan dışarı. Bizim gözümüz her zaman Ayasofya ve İstanbul üzerindedir!” şeklindeki ifadeleri Yunanistan’ın Türklere karşı husumetinin apaçık bir göstergesiydi.
Bu örnekleri artırmak mümkündür. Bilhassa Yunan tarafının dışa vurduğu, günümüzde giderek çözümü güçleşen Türk-Yunan sorunları son günlerde; Batı Trakya Türk azınlığı, Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki Deniz Yetki Alanları ve Ege’de yaşanan; Karasuları ve Deniz yan hududu, Kıta sahanlığı, Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Verilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGEAYDAAK) , Hava sahası, Arama-Kurtarma Sahaları, NATO komuta kontrol konusunda çıkan sorunlarla Yunanistan’ın, Lozan Barış Antlaşması hilafına gayrı askeri statüdeki Yunan adalarının statülerini bozma girişimleri ve diğer Türk – Yunan Anlaşmazlıkları (Yunanistan’ın AB ve NATO’da Türkiye aleyhtarı faaliyetleri, yasa dışı göçler sebebiyle ortaya çıkan sorunlar vb) olarak karşımıza çıkmaktadır.
SORUNLARIN KAYNAĞI: MEGALİ İDEA
Bu sıralanan Türk-Yunan anlaşmazlıklarının nasıl başladığının ve hangi amaçla devam ettiğinin hatırlanmasında yarar var. Sorunların anası Yunanlıların büyük ülküsü manasına gelen “Megali İdea”dır. Her ne kadar kavram olarak ilk kez Yunan Kralı Otto ve Başbakanı Kolettis’in 1844’te parlamento konuşmaları sırasında kullanılmışsa da Megali İdea aslında Yunan bağımsızlığının öncülerinden ve 18. yüzyılda Filiki Etherya’nın kurucularından iken 1798’de idam edilen Şair Rhigas döneminde bu ülküyle esas coğrafyanın belirlendiği ileri sürülmektedir.
Bu kavram; Rum ve Yunan halkının vatanlarını yeniden kazanıp, Mora yarımadası dışında genişleyerek, başkenti ‘Konstantinopolis’ (İstanbul) olan Pontus, Trakya, Makedonya, Epir, Girit ve Kıbrıs’ı da içine alan ‘bağımsız bir Yunan devleti’ kurma hayalidir! Ya da bir zamanlar başkenti Konstantinople (İstanbul) olan Bizans ya da Doğu Roma’yı yeniden canlandırmaktır. Bu sebepledir ki bu büyük hayal, 1844’te Yunan parlamentosundaki anayasa görüşmeleri esnasında dönemin Fransa yanlısı Yunan Başbakanı Kolettis tarafından şöyle açıklanmıştı:
“ Yunanistan Krallığı, bütün Yunanistan değildir… O, Yunanistan’ın sadece küçük ve fakir bir parçasıdır. Yunanlı da sadece kraliyet sınırları içinde yaşayan Yunanlı değildir… Tarihin herhangi bir döneminde ve hangi topraklarda yaşamış olursa olsun, Yunan ırkına mensup olan herkes Yunanlıdır… Helenizm’in iki büyük merkezi vardır; Atina ve İstanbul. Atina sadece kraliyet başkentidir. İstanbul ise bütün Helenlerin sevinci, ümidi olan başşehirdir…”
Bu tarihten sonra yeni Yunan devletinin resmî ideolojisi haline getirilmeye çalışılan yayılmacı Megali Idea, Yunan devlet adamlarınca diplomatik ve politik sahalarda milli güç unsurları gibi kullanılarak, adeta “kutsal bir görev” haline getirildi. Üstelik yeni “Helen milletini” yaratan Avrupalı büyük devletler de çıkarlarına dokunulmadığı sürece bu ülküyü destekliyorlardı.
1837’de kurulan Atina Üniversitesi de Yunan milli kimliğinin ve Helenizm’in güçlenmesinde önemli bir unsurdu. “Devletin idari yapısındaki ihtiyaçları karşılamak üzere gerekli personeli eğitme ve Doğu’ya Batı medeniyetinin taşınmasını sağlama!” misyonunu yüklenen okulun hekim, gazeteci, avukat gibi meslek sahipleri; Osmanlı coğrafyasındaki Rum ve Ortodokslara “Yunanca”yı ve Yunan kültürünü çeşitli dernek ve etkinlikler aracılığıyla yaymayı ilke edinmişlerdi.
YUNAN İÇ POLİTİKASININ KULLANIŞLI ARACI
Megali Idea 1881’den itibaren Yunanistan’da iç politikanın da vazgeçilmez bir aracına dönüştü. İktidarlar ilk adım olarak Girit’in Yunanistan’a bağlanmasını, yani “ENOSİS”i hayata geçirmek için çabaladılar. 1894’te 14 genç subay Atina’da Ethniki Eterya’yı (Milli Dernek) kurdular. Başlangıçta subayların dışındakilere gizli olarak kurulan bu dernek, “her şeye kadir Tanrı’nın ve Büyük Yunanistan’ın adına…” söylemine göre hareketle nihai hedefini Megali İdea’nin gerçekleşmesi olarak belirlemişti. Hedeflerin ilki Girit’in Yunanistan’a bağlanmasıydı!
Daha sonraları Megali İdea ve Hellenizm’in merkezi konusunda bir anlaşmazlık yaşandı. Yunanistan Krallığı Atina’yı, Yunanlıların çoğunluğu ise genelde İstanbul’u merkez olarak görüyorlardı. Bu hayalî ama hafife alınamayacak fanatik ülkü, birkaç kez başbakanlık yapan Yunanistan’ın ünlü devlet adamlarından Eleftherios Venizelos tarafından da destekleniyordu. Venizelos, “Adalar Denizi” Ege’yi bir “Yunan Denizi”ne benzeterek, “Yunanistan’ı iki kıtaya uzanan beş denize açılan bir ülke” şeklinde hayal etmekteydi. Aslında o dönemde Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Ortodokslar; yaşayış, kültür ve dil açısından homojenlik de arz etmiyorlardı. Genelde İzmir ve Anadolu’nun Ege sahillerinde ve Kapadokya bölgesinin bir kısmında Rumlar Yunanca konuşurken, “Pontus Rumları”nın Orta Çağ dönemine ait yöresel Romaik bir dilleri vardı. İç bölgedeki köylerde, özellikle Kapadokya bölgesinde ise, Yunan alfabesi kullanılmasına rağmen, dilleri Türkçe idi.
İşte geçmişten günümüze iki ülke arasında, zaman zaman, savaşın eşiğinden de dönülen gerilimlerin özünde tam da bu Yunan yayılmacılığının ülküsü “Megali Idea” vardır. İşin ilginç yanı ise bu ülküye olan inanç konusunda sokaktaki vatandaş Yorgo ile Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu arasında bir fark olmayışıdır.









