Merve Kavakçı, Fazilet Partisi'nin ilk tesettürlü kadın milletvekili adaylarından. Uluslararası ilişkilerden hoşlanıyor, İngilizce konuşmayı çok seviyor. TED Ankara Koleji mezunu. İki yıllık tıp fakültesi eğitimi ve başörtüsü yasaklarıyla birlikte okuduğu okulu bırakıp Amerika'ya yolculuk... Amerika'da blgisayar mühendisliği eğitimi. Merve Kavakçı, başörtüsü sorunlarını yaşamış bir insan. Oldukça da genç. Merve Kavakçı, 30 yaşında ve iki kız çocuğu annesi. Fakat eşinden ayrılmış.
Siyasetin kendisine çok büyük sorumluluklar yüklediğini söylüyor ve Meclis'e girdiğinde sadece tesettürlü bayanların değil, Türkiye'deki bütün kadınların vekili olacağını ifade ediyor. Türk siyasi tarihinin ilk kadın milletvekili olmanın da, kendisini gururlandırdığını belirtiyor. İslam dininin modernlik demek olduğunu da vurgulayan Merve Kavakçı ile, Yeni Şafak okurları için konuştuk. Üstelik tam da bir "Memleket Meselesi".
Yalçın ÇETİNKAYA
Tabii, inşaallah. Ben öncelikle Fazilet Partisi'nin mensubuyum. Fazilet Partisi'nin bir milletvekili olacağıma göre, Fazilet Partisi de hiçbir ayırım yapmaksızın açık- kapalı, Alevî-Sünnî herkesi kuşatan bir parti olduğuna göre, ben de herkesin milletvekili olmak zorundayım. Böyle de olacak inşaallah.
Beni yakından tanıyanlar, benim bu konuda zaten hiçbir ayırım gözetmeyen bir insan olduğumu ve bu söylediklerimin de bana ait sözler olduğunu bilirler. Çünkü benim özel hayatımda açık-kapalı gibi bir ayırım yoktur. İnsanı, insan olduğu için sevmek ve kabullenmek lâzım gelmektedir diye düşünüyorum. Bunları her şeyden önce "Ben" olarak, Merve Kavakçı olarak söylüyorum. Çünkü ben, önce Merve Kavakçı'yım, sonra Fazilet Partili bir milletvekili adayı. Her şeyden önce, kadın-erkek tüm milletin vekili olacağım. Sonra ayrıca hiçbir ayırım gözetmeksizin tüm kadınların vekili olacağım inşaallah. Türkiye'de önemli kadın sorunları var, bu sorunları ciddî anlamda Meclis'e taşıyacağım. Bu arada, gençlerin de vekili olmaya gayret edeceğim.
Evet. Ben de genç bir insanım. 1968 doğumluyum. Seçilir de Meclis'e girersem, herhalde Meclis'in en genç milletvekili de ben olurum.
Doğrusu, çok tartışmalı bir konuya temas ettiniz. Olabilmiş olmalarını ümid ederim. Ama onların tam anlamıyla milletin vekili olup olmadıklarını da bilemiyorum, başörtülü hanımların vekili olmaları bir yana. Kadından sorumlu bakanımız bile var. Tesettürlü- tesettürsüz herkesin vekili olmak durumundaydılar. Ancak, o makamda oturan kişinin kişisel bilincine ve anlayışına bağlı bir şey bu. Tesettürlü olmayıp, tesettürlü olanların vekili olmak istiyor mu, istemiyor mu? O insanda başlayıp biten bir durum bu. Şehirde veya kırsal kesimde yaşayan kadınlarımıza birçok hizmetler götürdükleri gerçeği de, elbette inkâr edilemez diye düşünüyorum ama, kadınlara yönelik politikaların ve hizmetlerin daha da geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bütün bunları da, dışarıdan gözlemleyebildiğim kadarıyla bir vatandaş olarak söylüyorum.
Değişik bir şey. Ama ben televizyona ve ekrana alışkın bir insanım. Çünkü yurtdışında uluslararası çalışmalarımda da çok sayıda radyo programları yaptım. Topluluk önünde konuşmaya alışkın bir insanım. Bundan beş-altı yıl önceki acemiliklerim yok. Ama tabii ki basın ayrı bir şey. Aktif olunca, gerçek siyasetle ilgili daha ayrıntılı şeyler de öğreniyorsunuz. O da ayrı bir şey. Yeter ki iyi niyetli olunsun. Flaşların patlaması mesele değil.
Siyasetin dışında olmadım ki. Ben kendimi her zaman siyasetin içinde olmuş biri olarak kabul ediyorum. Her insanın da olması gerektiğini düşünüyorum ayrıca. Siyaset nedir? Etrafınızda olan-biten şeyler. Dünyada yaşayan bir insan olarak veya bir vatandaş olarak etrafımızda olan bitenleri konuşuruz. Bu yüzden, siyasetle her insanın şu veya bu şekilde ilgili olması gerekir diye düşünüyorum. Onun için de, siyasetle ilgilenmenin iyi bir vatandaşlık görevi olduğuna inanıyorum. Ben bunu küçüklüğümden beri yaparım. Çevremle ilgilenen bir insanım. Dolayısıyla siyaset benim için yeni değil ve siyasete de o kadar yabancı sayılmam.
Milletvekili olmaya nereden karar verdiniz demek istiyorsunuz anladığım kadarıyla.
Bu tabii Fazilet Partisi'nin olgunlaşma süreciyle ve seçime girmesiyle alâkalı bir şey. Kadın aday olsun- olmasın, başörtülü aday olsun-olmasın denirken, benim adım da geçmiş. Ben de bu işi yapabilir miyim diye düşündüm. Sonra da memnuniyetle "olabilir" diye cevap verdim. Çünkü, çok yoğun bir çalışmayı gerektirdiği ortada. Sadece başörtüsü için konuşmuyorum, genel anlamda bir kadın için siyaset kolay iş değil. Birçok fedakârlığı gerektiriyor. Çalışan bir kadınım, daha da çok çalışan bir kadın olacağım. Erkek için de kolay değil. Kaldı ki, kadın için iyice kolay iş değil. Onun için, çok düşündüm ve böylece fiilî olarak siyasete girmeye karar verdim.
Fazilet Partisi adına siyaset yapacağım tabii ki.
Elbette. Çünkü Fazilet Partisi, demokrasi ve insan haklarından, her türlü özgürlükten ve hukuk devletinin doğru bir biçimde ve tam anlamıyla işlemesinden yanadır. Bu sebepten dolayı Fazilet Partisi'nin açık adayları da vardır. Açık olup da benim gibi, hatta benden daha gönüllü çalışanları da vardır. Onun için Fazilet Partisi adına orada siyaset yapmayı doğru buluyorum kendi adıma. Ben de böyle düşünüyorum. Kendi düşüncelerimle Fazilet Partisi'nin siyaset yapma biçimi, siyasete bakışı, Türkiye'nin sorunlarına; insan hak ve özgürlüklerine bakışı arasında bir uygunluk bulmasam, herhalde Fazilet Partisi'nde olmazdım.
Tabii ki hayır. Meclis'e girecek olursam eğer, bir hanım olarak sadece tesettürlülerin değil, tüm hanımların temsilcisi olacağım ve onlar adına çalışacağım. Çünkü o benim vatandaşımdır. Ötesi beni ilgilendirmez. Görünüşü, siyasi düşüncesi... buralara takılıp kalarak vakit kaybetmenin bir anlamı yok diye düşünüyorum, ayrıca hiç kimsenin görünümü ve siyasi düşüncesi beni ilgilendirmez. Herkesin bana benzemesini bekleyemem, buna hakkım yok. Bizim gibi düşünen kimselerin, insanların kılık-kıyafetleriyle, düşünceleriyle ilgilenecek halleri de yok. Zaten bu sorunu bizzat biz yaşıyoruz ve bu konuda muzdaribiz. Türkiye'nin önünü açmak ve Türkiye'deki gerilimi azaltmak lâzım. Bu da insan hak ve özgürlüklerinin, adaletin tesis edilmesiyle mümkün olabilir ancak. Türkiye'nin "şu başörtülü, şu başörtüsüz" tartışmaları gibi kısır ve anlamsız tartışmaların içine sokulmasını da yararlı bulmuyorum. Millet beni Meclis'e göndermişse, bana bir görev vermiş demektir. Ben de buna lâyık olarak, görevimi en iyi şekilde yapmaya çalışırım.
Birçok şey öğrendim. Bir defa insanın ufkunu açıyor. Yeryüzünde başka renklerde, başka düşüncelerde insanların yaşadığını görüyorsunuz. Bu insanların her birinin ayrı bir rengi, tarzı, düşüncesi var. Bu zenginliği görüyorsunuz. Bu zenginliği gördükten sonra da, insanları tek bir biçim içine sokmaya çalışmanın ne kadar delice ve akıl almaz bir şey olduğunu görüyorsunuz. "Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı ?" derler. Ben, gezerek birçok şey öğrendim. Tabii Amerika'daki demokrasi anlayışı çok güzel. İnsanlar, birbirlerine özgürlükleri açısından saygı duyuyor. İnanç özgürlüğü diye bir şey var. İnsanlar sizin inançlarınıza ve düşüncelerinize saygı duyuyor. Bu çok güzel. O bakımdan ufkumu genişletti. İnşaallah Türkiye de insan hak ve özgürlükleri, düşünce ve inanç özgürlükleri konusunda o hâle gelir. Amerika, her şeyden önce burada yapamadığım bir üniversite eğitimini kazandırdı bana. Burada yapamadığım eğitimi orada yapabilmek bile, aradaki farkı göstermek bakımından sanırım yeterlidir.
Önce halkın "Başörtülülere Meclis yasak değildir ve başörtülüler de Meclis'e girebilir" demesine rağmen, "Başörtülülere Meclis yasak" diyebilmenin hangi sebepten kaynaklandığını tesbit edelim isterseniz. Halk sizi seçiyor, size Meclis görevi veriyor ve birileri de "Meclis başörtülülere yasak" diyor. Eğer Türkiye'de demokrasi varsa, hiçkimsenin halkın istediği ve izin verdiği bir şeyi engellememesi gerekir. Hayır hayır, birileri "Başörtülülere Meclis yasak" demeyecektir.
Evet, ne yazık ki böyle bir çaba var, haklısınız. Neredeyse sokağa bile çıkamayacağız. Ehliyet almak istiyorsanız ve eğer başörtülüyseniz, ehliyet alamıyorsunuz. Pasaport çıkartacaksanız, fotoğrafınız başörtülü bir fotoğrafsa, bir yığın zorluk çıkarılıyor. Adeta "Siz evinizde oturun, gidin tarlada çalışın ve gözümüze de gözükmeyin" diyorlar. Bize tahammülleri yok. Oysa tahammül, olgunluk demektir. Hakkımızda böyle düşünebilirler. Ama bu düşünce çok yanlış. Onlara, başkalarının kılık-kıyafetlerine, düşünce ve inançlarına, kendileri gibi düşünmeyenlere saygı duyulması gerektiğini çok güzel ve demokratik bir şekilde göstermek durumundayız. Herkesi memnun etmemiz elbette mümkün değil, ama artık nazik bir şekilde bazı şeyleri göstermenin zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Hem, bakalım milletimiz böyle giyinen, böyle düşünen ve bu mantalitede insanlar olarak bizi Meclis'e gönderecek mi ? Göndermek istemeyebilir, "sizi istemiyorum" diyebilir ve buna hakkı vardır, saygı da duyarız. Milletimizin iradesi tecelli edecek mi, etmeyecek mi, onu 19 Nisan sabahı göreceğiz.
Biz de hukuk çerçevesinde ve her zaman olduğu gibi bize yakışan ölçülerde; dengeli, en güzel şekilde ve gidebildiğimiz en son noktaya kadar gideceğiz. Ama hukuken bir engel olmadığı için, inşaallah küçük bir grup da olsalar sağduyulu davranıp; "Ayıptır, bunu yapamayız. Milletimizden utanırız" demelerini beklerim. Memur değilsiniz, milletvekilisiniz. Artık bunun üzerine birilerinin engel olması, büyük bir skandal olur herhalde. Demokratikleşmiş miyiz yoksa demokratikleşememiş miyiz, bunun imtihanı olacak 18 Nisan seçimleri.
İnandırabilecek misiniz değil. İnandırıyorum. Bu, kişisel bir şey. Konuştuğum, görüştüğüm insanlar beni destekliyorlar. Hanım olmam, insanların hoşuna gidiyor, genç olmam hoşlarına gidiyor. Türk siyaset tarihinde de ilk kez oluyor bu. 1935'te 18 kadın milletvekili. Cumhuriyetin 75. yılında kadın milletvekili 13'e inmiş. Kadının siyasetteki rolünün düşük olması da benim işime yarıyor, destek alıyorum. Ben, insanlara karşı tabii davranıyorum. Önyargılarım yok. İnsanları açık veya kapalı diye ayırmıyorum. İçten davranıyorum. Bu içtenliğim de içten.
Endişeler hissediyorum, çok samimi bir şekilde.
Böyle bir hayat tarzına girerken kişisel endişelerim var. Endişelerim, benim sorumluluk anlayışımla alâkalı. Verimli olmak lâzım. Türkiye'nin her yerinde yaşayan insanları; köylü, şehirli her kadını temsil etmek zorundayım. Endişelerim bu mânâda endişeler. Ayrıca itiraf edeyim, ilk olmaktan dolayı da gurur duymuyor değilim.
Evet. Niçin hazır hissettiğimi de söyleyeyim. Çünkü çalışkanım, dinamiğim. Yıllar geçtikçe tecrübe de artacak. "Hazırım ama, her şeyi biliyorum" diyecek değilim.
Bir dakika, önce o gazeteye dönelim. O fotoğrafın üzerinde biraz çalışılmış.
Kaşlarım kalınlaştırılmış, biraz boyanmış, gözünün altına kalem sürülmüş bazı ilaveler yapılmış. Bir tek gülümsemem doğruydu. Göz kalemi kullanmama gelince... Kullanırım, kullanacağım da. Ama orada kalınlaştırılmış. Giyimime gelince, rahat giyinmeyi seviyorum. Beni etek- ceketle de görebilirsiniz, pantalon ve trençkotla da. Sarı pardesüm de var, siyah pardesüm de. Ayrıca modern kavramı, çok havada uçuşan bir kavram. Bunu modern olmak veya olmamak şeklinde düşünmeyelim. Ben, insanların giyimlerine, düşünce ve inançlarına son derece saygılıyım. İslâm demek, bence modernlik demek. İslâm demek, teknoloji, bilim demek. İslâm demek sadece evde oturup ev işlerini yapmak, dışarıya açılmamak demek olsaydı, bu çok kolay bir şey olurdu. Ama ne yazık ki İslâm, zor da. İslâm dini, Müslümanlar'a bu dünyada en iyi olma, en iyiye ulaşma zorunluluğu getiriyor. Onun için İslâm demek çağdaşlık demek, modernlik demek. Yanındakine, ne giyerse giysin, ne söylerse söylesin müdahale etmemek demek. Kendi hayat tarzında, doğru bildiğin yol üzerinde yürümek demek.






