Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Gündem CENGİZ ÇANDAR İLE "BENİM ŞEHİRLERİM" ADLI KİTABI HAKKINDA KONUŞTUK

CENGİZ ÇANDAR İLE "BENİM ŞEHİRLERİM" ADLI KİTABI HAKKINDA KONUŞTUK

. Yeni Şafak
CENGİZ ÇANDAR İLE BENİM ŞEHİRLERİM ADLI KİTABI HAKKINDA KONUŞTUK
CENGİZ ÇANDAR İLE "BENİM ŞEHİRLERİM" ADLI KİTABI H
İstanbul bir azize

Cengiz Çandar, politik yazılarıyla tanıdığımız çok önemli bir gazeteci. Bir süre önce İz Yayıncılık tarafından "Benim Şehirlerim" adlı bir kitabı yayınlandı Çandar'ın. Bu kitabı üzerine, siyasete hiç bulaşmadan bir konuşma yaptık kendisiyle. Ertesi sabah Amerika'ya dönecekti, hastalıktan

Politik yazılarıyla tanınan bir gazetecinin şehirleri keşfetmeye çalışması çok ilginç.

Aslında bu, benim için çok yeni bir şey değil. Son bir-iki yılın meselesi değil bu. Zaten bu kitapta yer alan çeşitli şehirler değişik zamanlarda yazılmıştır. 89'da başladım bunları yazmaya. Ayrıca şehirlerle ilgilenmek demek insanoğlunun çok renkliliği ve çeşitliliği ile, yani bir anlamda insanoğlunun serüveniyle ilgilenmek demek. Kitap aslında çeşitli renklerden çeşitli kültürlerden, çeşitli inançlardan insanları anlatıyor.

İstanbul için "şehrin ta kendisi" diyorsunuz. Bir şehrin geçmişi, onu tanımlamak ve anlayabilmek bakımından önemli. Ama bugününe bakarak İstanbul için "Dünyanın en büyük köyü" ifadesini kullananlar var.

Her şeyden önce ruhu şehir İstanbul'un. Orada bir metafor da var. Yanlış hatırlamıyorsam adı bile aynı zamanda şehir anlamına geliyor. Başka bir şehir kelimesi de yok. İstanbul için şehir. Çünkü şehir olan İstanbul, diğerleri neyse ne. Şehir bir tane, o da İstanbul. Mayası bu, harcı bu İstanbul'un.

Siz şehirlere hangi gözle baktınız? Bir gazeteci merakıyla mı, bir dünya vatandaşı gözüyle mi? Bütün şehirlerde kendine ait bir şeyler olduğunu hisseden ve onu arayan biri olarak mı; bir milliyete, bir medeniyete mensub biri olarak mı?

Gazeteci olarak kesinlikle bakmadım bir kere. Bir dünya vatandaşı gözüyle bakmaya çalıştığım doğru ama bir dünya vatandaşı kimliği de; dünyaya gelmekle edindiğiniz kimlik, yaşamış olduğunuz tarih kesitinden çok bağımsız bir kimlik değil. Kitabımda 'Bu kitap nedir?' sorusuna; "20. yüzyılın ikinci yarısında Müslüman ve Türk kimliğinin bilincinde olarak dünyanın çeşitli yerlerini dolaşmış bir Türk'ün gözlemlerini, düşüncelerini anlattığı kitaptır" diye cevap veriyorum. Kendi kimliğimden arınmış olarak bakmadım, bakamadım. O kimlik de Müslüman ve Türk olmamla şekillenmiş bir kimlik. İşin bir hümanizma boyutu var. Burası Müslümandır, burası Hıristiyandır, şurası Yahudidir diye de bakmadım. Bu şehir fazla lüks, şu şehir de fakirlikten dökülüyor gibi kriterlerle de bakmadım. Şehirlerin, nihayetinde insan yapımı olduğunu düşünerek ve o şehre o insanların çehresiyle baktım. O noktada da bir dünya vatandaşı olarak gördüm tabii...

Şehri yapan ve şekillendiren insan. İnsanları şekillendiren de şehir. Bu tür bir karşılıklı ilişkiden söz edilebilir mi ?

Elbette böyle bir karşılıklı ilişki var. Orada bir interaktiv ilişki var.

Yeni tanıştığınız, ilk kez ayak bastığınız bir şehirle ilişkiniz nasıl başlıyor? Tahmin ediyorum çoğunlukla bu ilişkiler yarım kalan ilişkiler oluyordur.

Ben ders çalışarak gidiyorum şehirlere. Müthiş bir harita merakı vardır bende. Gideceğim şehrin haritasını önceden temin ederim. Eğer edemiyorsam ayak bastığım anda gider bir harita alırım. Kafama o haritayı iyice yerleştiririm. Bir şehre gitmeden önce önemli caddelerini, sokaklarını, önemli meydanlarını iyice öğrenirim. Bir isim gördüğüm zaman "burası neresi?" diye bir şaşırma anı olmaz. "Burası şimdi filanca yere bağlanıyor olmalı" diye düşünebilirim. O şehirle ilgili ne kadar monograf ele geçirmişsem bakarım. Bir de, o şehri tanıma işine tabanından girişirim ben. Yani bu ön teorik bilgileri elde ettikten sonra kendimi sokağa atarım. Ve durmadan yürürüm. Şehirle, o şehirde yaşayanlarla paylaşarak iletişim kurmaya çaba gösteririm. Bir de yön tayinim çok iyidir. Kuzey, güney, doğu, batı... bunları belirledikten ve hangi caddelerin nerelere uzandığını bir kere kavradıktan sonra, şehir bitmiştir. O şehre topografik olarak hakim olurum.

Şehirler size sırrını açar mı?

"Şehirlerin sırrı mı var? diye soruyorum o kitapta ve ben diyorum ki "Evet, var". Şehirle özel bir yakınlık kurmaya çalışıyorum, onunla imtiyazlı bir ilişki oluşturmaya çalışıyorum... ve şehre nüfuz etmeye çalışıyorum ki benimle paylaşsın. Çünkü o benim sevgilim. Aramızdaki ilişki, sevgili ilişkisi. Kimisi sırrını ele vermez, verir gibi yapar fakat aldatır, insanlar gibidir. Kimisi paylaşır verir, sevecendir. Yani insanlar için kullanılan niteleme sıfatlarını şehirler için de kullanabiliriz. Ama bu sanal bir şey. Siz icad ediyorsunuz. Tabii ki şehrin ayağa kalkıp "nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri ?" diyebilme şansı yok. Siz kurguluyorsunuz her şeyi.

Size kendisini hiç açmayan, kendisini saklayan, sadece fiziki görüntüsüyle karşınıza dikilen şehirler oldu mu?

Mümkün değil böyle bir şey.

Neden? Şehir de kendisini pekala gizleyebilir..

Ben her şehirde böyle bir özellik olacağını ön kabulle biliyorum. Ve şehre diyorum ki "Bana numara yapma. Ben seni böyle sevdim zaten". O aramızda bir iletişim. O da sanal bir şey. Birtakım sinyallerden de onun bana bazı işaretler verdiği fikrine varıyorum. Bu da sanal. Dedim ya, tamamen sanal bir şey. Oyundur. Ben kurguluyorum zaten o şehri. Ben kurguladığım için sırrını ele verip vermemek diye bir şey söz konusu olamaz. Ben kurguluyorum zaten onu. Ben nasıl tarif ediyorsam sırrı odur.

Şehirlere yolculuğun bir iç yolculuk olduğundan bahsediyorsunuz. Şehir o zaman, sadece sizin içinizin mekana göre değişen maddi bir görüntüsü olmalı. Şehri dolaşmakla, şehre dalmakla siz kendi içinize dalıyor olmalısınız.

Tamamen öyle. İç yolculuğu nedir zaten... kendi derinliğinize dalmaktır. Şehir gezmeleri de bu bakımdan bir iç yolculuğu gibi gelir bana.

Sizi en çok etkileyen, kendisiyle kolayca bütünleştiğiniz; onda kendinizi, kendinizde de onu bulduğunuz çok özel şehirler var mı?

"İmtiyazlı Şehirler" başlığı altında anlattığım şehirler, beni gerçekten çok etkileyen; sizin de söylediğiniz gibi onda kendimi, kendimde onu bulduğum şehirlerdir. Beyrut mesela... benim için çok önemli. Bana baktı, büyüttü, hocalık yaptı, elimden tuttu, korudu. Saraybosna var bir de, beni çok etkileyen..

Ya Selanik ?

Selanik... tabii anne memleketim olduğu için çok önemli. Selanik çok Helenize edilmiş bir şehir. Hazin bir tarafı var Selaniğin. Selanik tutkum da zaten kültürünün adeta buldozerle hak ile yeksan edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Amerikan şehirleri de önemlidir benim için, açık söyleyeyim. Amerika bir dünya devleti olduğu için.. Amerika oradan buradan gelmiş insanların bir çerçevede toplandığı yer. Oranın şehirleri hüsn-ü kabul gösteren şehirlerdir.

Sahte şehirler var mı sizin de gözlemlediğiniz... şehir numarası yapan, şehir gibi davranmaya çalışan?

Singapur. Kitabımda ben bu tarifi Singapur için yaptım ve bu yüzden de Singapur'u anlatmadım kitapta. Yalan bir şehir. Kent işte onlar, şehir değil.

Kentle şehir arasında ne fark var ?

Bu söyleyeceklerim de benim yorumlarım tabii. Benim için bir yerin şehir olabilmesi için birden fazla etnisitenin, birden fazla dini cemaat ya da din mensubunun veya çeşitli gelir gruplarının birarada yaşaması ve oturması, belli bir tarihi geçmişi, derinliği yakalaması lazım. Ve hatta biraz kaotik olması gerekir. Kentler kaotik değildirler. Çok düzenlidir kentler. Kent eski Türkçe bir kelimedir. Türkler de, İslamiyet ile tanışana kadar yerleşik bir hayatı olmayan kavimdiler. Kentte tapınak yok, mabed yok. Şehir dediğin zaman, bir tapınağı olur oranın. Cami olur kilise olur, havra olur... yani çeşitli dinlere ait tapınakları olur, çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan unsurlar olur. Kentlerde böyle şeyler olmaz. Kentlerde uyum vardır, tarihi referansı yoktur. Buna örnek de Singapur'dur. Gerçi orada Malay, Çinli ve Hintli var ama, teknolojinin kentidir Singapur. Hiçbir şeyi yok... bir kere tarihi referansı yok. Singapur niye var, belli değil.

Newyork için neler düşünüyorsunuz ?

Newyork muhteşem bir şehir. Dünyanın en muhteşem şehridir Newyork.

Sahteliği o muhteşemliğinde gizli değil mi? Bu ihtişam insanı eziyor adeta.

İşte Newyork'ta ezmiyor. Mesela Newyork tıpkı Istanbul gibi ibtila kesbeden şehirlerdendir. Yani Newyork'a alışırsanız fazla uzun süre Newyork'suz yapamazsınız. Şehrin mübtelası olursunuz. Bütün Newyork'luların müthiş bir Newyork aşkı vardır. Newyork'un kendi mensuplarıyla akıl almaz yoğunlukta bir iletişimi vardır. Newyork'ta gördüğünüz o gökdelenler,17,18,19. yüzyılın bilmediğimiz, görmediğimiz estetiğini ifade ediyor ayrıca. Yeni bir estetik o işte. Gökdelenler.. onları insanlar yapıyor. İnsanın büyük zaferi ve yaratıcılığının dışavurumu gibi algılanıyor bu devasa binalar. Sonra, Newyork'un inanılmaz bir enerjisi vardır. O enerjisi de şundan gelir. Newyork yüzyıl boyunca özgürlüğü için büyük meşakkatlerle okyanus aşmış çok çeşitli milletlerden ve dinlerden insanların oluşturduğu bir şehirdir. Ve orada özgürlükçü insan iradesi ve enerjisi vardır. Verdiği imajın tersine, bir içtenliği vardır Newyork'un. Ben de sizin gibi düşünüyordum ve 85'e kadar hiç görmemiştim Newyork'u. Görmediğim için de hiçbir eksiklik çekmiyordum görmemiş olmaktan. Taş şehir diyordum. Daha sonra çok şaşırdım ve etkilendim Newyork'tan.

Ankara, İstanbul ve Selanik... hayatınızdaki üç önemli şehir.

Ankara çok da önemli değil. Hiç hatırlamak bile istemiyorum, hele bugünlerde Ankara çok kötü simgeleri ifade ediyor.

Şehirleri insanlara benzetiyorsunuz. İstanbul nasıl bir insan, Ankara nasıl bir insan, Cengiz Çandar nasıl bir şehir?

Ankara gri takım elbise giyen, kahverengi çorap giyen, kahverengi gömlek giyen, siyah ve kahverengi desenli kravat takan, boyasız ayakkabısı olan, iç cebinde beş-on tane kalemi bulunan, beş derece miyop gözlüğü takan, saçları hafif kırlaşmış ve dökülmüş huysuz bir bürokrattır.

Pantalonu ütülü müdür ?

Değildir. Zaten bu kadar gri ve kahverengi eksersizi yapanın estetik zevki de öyle teşekkül etmiştir, pantalonunu ütülemesine de gerek yoktur. Pantalonunun ütüsüzlüğü, bu zevksizliğin içinde mündemiçtir zaten. İstanbul'a gelince. İstanbul zor. İstanbul kolay kolay anlatılamaz. İstanbul bir tür azize. Eğer mitoloji doğru olmuş olsaydı, İstanbul şehirlerin Olympus dağındaki en büyük Tanrısı olurdu. Erişilmezliği ifade ederdi. Cengiz Çandar nasıl bir şehir? Bunu hiç düşünmemiştim ama, bütün bu şehirlerin hepsinden istifade etmeye çalıştığı için Cengiz Çandar ilginç bir şehir olurdu herhalde... belki de tuhaf bir şehir olurdu.

Cengiz Çandar bir şehir olsaydı, nerede olmak yakışırdı? Bir sahil şehri mi olurdu, dağların eteğinde mi kurulurdu? Paris gibi içinden nehir geçen bir şehir mi olmak mı yakışırdı?

İstanbul, ilginç bir şehir. İstanbul'un hem içinden nehir gibi geçen denizi var, boğazı var. Dağı var, denizi var, nehri var, düzlüğü var, tepesi var... her şeyi var. Muhteşem bir şehir İstanbul.

Siz İstanbul olmalısınız.

Tabii canım, kesinlikle.

Şehirlerin çatışması olduğunu da hissettiniz mi hiç ?

Hem de nasıl.

Mesela Ankara ile Istanbul'un çatışması.

İstanbul'un yanında Ankara kim oluyor ki ?

İstanbul mütevazi, kendinden emin. Ama Ankara'nın kıskançlığı İstanbul'u gösteren yol tabelalarına bile sinmiş. İstanbul'la muhabbetinizi kıskanan bir havası var Ankara'nın sanki.

Şehirler arasında kavga vardır. Büyük ve kendini ispat etme ihtiyacı hissetmeyen şehir çıkarmaz bu kavgayı. Burada Ankara'nın kavgası var. Ama bu kavga ilginç bir kavga. Bu kavga, Türkiye'nin büyük bir imparatorluk tarihinin reddi kavgasıdır aynı zamanda. İmparatorluk sonrası projenin kabul ettirilmesi kavgasıdır o kavga. Yoksa Ankara kim oluyor da İstanbul'la boy ölçüşmeye kalkıyor? Nesi var Ankara'nın?

Kendinden emin bir insanla kendinden kuşkulu bir insan arasındaki kavga gibi Ankara ile Istanbul'un kavgası.

Aynen öyle. Bakın Selanik'le Atina arasında da bir kavga vardır.

Ankara ile İstanbul arasındaki kavga gibi bir kavga mı ?

Tam olarak değil. Farklı. Atina yılışıktır Selaniğe göre. Selanik, daha ağır başlıdır.

Kendini beğenmiş şehir var mı?

Var tabii. Paris. Zübbenin dik ãlâsıdır Paris. Ama şimdi "Yakışıyor haspaya" diye bir lâf vardır ya Türkçe'de, Paris de odur yani... zübbeliği ile Paris'tir. Onu çıkardığınız zaman Paris'ten, Paris Paris olmaz ki. Paris o haliyle Paris.

Ya Londra ?

Londra tabii ki üzerinde güneş batmayan imparatorluğun emperyal başşehri olmanın oturaklılığını taşıyor.

Hüzün şehirleri de var...

Mostar... Saraybosna.

Hele Mostar... yüreğinden vurulmuş bir şehir.

Manastır'ı da ben çok hazin bir şehir olarak görürüm.

Neden ?

Bir dönem Balkanlar'da önemli bir merkezken, şimdi sapa bir kasaba muamelesi görüyor. Tarihte oynadığı rol ve algılandığı kimlik ile şu anki hali arasındaki uyumsuzluğun depresyonunu yaşıyor Manastır.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.