Bu mantalitenin 'kaybetmesi', herkes için en hayırlısı olmuş!

Ali Murat Güven
00:0016/04/2011, السبت
G: 17/04/2011, الأحد
Yeni Şafak
Bu mantalitenin 'kaybetmesi', herkes için en hayır
Bu mantalitenin 'kaybetmesi', herkes için en hayır

Belgesel sinemacılıktan uzun metrajlı kurmaca öykülere terfî eden Tolga Örnek, iki yıl önceki ilk draması 'Devrim Arabaları'yla gönüllerimizi fethetmişti. Yönetmenimiz, 1990'lı yılların taze özel radyoculuğunda kopkoyu bir nihilizmin savunusuyla kendi çaplarında rüzgâr yapan, fakat bugünlerde kendileri bile mâzilerinin üzerine çizik atmış durumdaki iki eski programcıyı pervasızca yücelttiği 'Kaybedenler Kulübü'yle ise ilk filminden kazandığı o cömert krediyi hovardaca harcıyor.

alimuratg@yahoo.com

KAYBEDENLER KULÜBÜ

Türü, Yapım Tarihi ve Süresi:
Drama, 2010, 110 dakika
Yönetmen:
Tolga Örnek
Senaristler:
(Emekli radyo programcıları Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk'un gerçek hayat hikâyelerinden uyarlamayla)
Mehmet Ada Öztekin, Tolga Örnek
Görüntü Yönetmeni:
Burak Kanbir
Kurgucu:
Haluk Arus
Oyuncular:
Nejat İşler (Kaan), Yiğit Özşener (Mete), Ahu Türkpençe (Zeynep), Serra Yılmaz (Mete'nin annesi), İdil Fırat, Rıza Kocaoğlu, Erdal Küçükkömürcü, Şafak Başkaya, Şenol Erdoğan, Cengiz Bozkurt, Şirin Kılavuz, Barış Bağcı
İçerik Uyarıları:
Bunaltıcı düzeyde alkol-sigara tüketimi, yanı sıra idealize edilmiş ahlâksızlık, çoğunlukla banal bir düzlemde seyreden cinsellik, ağır sokak argosu ve son derece zararlı-yıkıcı hayat görüşleri içerdiğinden dolayı, 18 yaşından küçükler için uygun bir yapım değildir.
Yapımcı Şirket:
Ekip Film
Dağıtıcı Şirket:
Tiglon Film
Yeni Şafak-Sinema Yıldız Puanı:
* 1/2
Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı:

* * *

FİLMİN KONUSU:
1990'lı yılların ikinci yarısı…
Kadıköy
'e, içkiye, kadınlara, yakası açılmadık argoya ve
“şaftı kaymış”
bir hayata fazlasıyla düşkün iki nihilist kafadar,
Kaan Çaydamlı
ve
Mete Avunduk
, İstanbul'un o dönemdeki yükselen özel radyolarından
Kent FM
'de
“Kaybedenler Kulübü”
adlı bir program yapmaya başlarlar. Önceleri tıngır mıngır kendi yolunda ilerleyen bu sohbet programı, sunucularının canlı yayında telefon konuklarına yönelik pervasızlıkları, her türlü yasal sınırlama ve kişisel nezaketi boşvermişlikleri, kadınlara karşı küstahlık düzeyindeki cinsiyetçilikleriyle, hayatı benzer bir perspektiften okumayı tercih eden, ağırlıklı olarak
“Beyaz Türk”
bir azınlığın hafta sonlarındaki en büyük eğlencesine dönüşecektir. Kentli, özellikle de
İstanbul
'un
Anadolu
yakasından,
Kadıköy
'den yüzlerce kadın, bu iki
“aşmış”
(!) adamın muhabbetine bir biçimde dahil olabilmek, onların alkolle yıkanıp parlatılmış hayatlarında küçücük de olsa bir alan kaplayabilmek için birbirlerini yemeye, radyo çıkışında kapılarda yatıp kalkmaya başlarlar.
Kaan
ve
Mete
de programın devam ettiği o üç yıl boyunca, alengirli muhabbetlerinin büyüsüne kapılarak ağlarına düşen her yaştan, her eğitim düzeyinden kadını, onlara herhangi bir sevgi kırıntısı vaad etmeksizin dibine kadar sömürür. İki kafadar, gitgide kısırdöngüye giren bu hayat tarzından en sonunda sıkılacak ve bir kesimin haddinden yoğun anlamlar yüklediği karşılıklı radyo geyiklerini rating açısından zirvedeyken sona erdireceklerdir.

* * *

Normalde, bu sayfada, gösterime girmesinin üzerinden 3-4 hafta geçmiş filmleri manşette değerlendirmek gibi bir alışkanlığım yok. 6 yıldır sayfamızın tepesinde tanıttığım her yapım, mutlaka o hafta sonu gösterime sunulan taze bir film olageldi. Fakat, salonlara gelişi benim gazeteden aldığım üç hafta süreli yıllık izne rastlayan
“Kaybedenler Kulübü”
ne iznim boyunca kafayı öylesine takmış durumdaydım ki, bu genel kuralımda ilk kez istisna yaparak, sinema dünyasının vitrininde görece bayatlamış durumdaki bir filmi değerlendireceğim sayfamda… Çünkü, yapımcı-yönetmen
Tolga Örnek
'in bu son gösterisi, kişisel gündemimizden öyle hızlıca geçip gitmeden, adamakıllı bir analizle uğurlanmayı fazlasıyla hak ediyor.
Olacak iş değil ya, fakat ola ki, siyasal yelpazenin muhafazakâr tarafındaki bir yönetmen, çektiği yeni filminde
“kadın milleti”
ni
Örnek
'in
“Kaybedenler Kulübü”
nde bu cinse revâ görülen aşağılamaların
binde biri kadar
hor görme ya da ucuzlatma çabasına girişseydi, aynı yönetmen şu sıralarda büyük bir ihtimalle ülke içinden yükselen feminist tepkilere dayanamayıp
Kenya
'dan sığınma talebinde falan bulunmuş olurdu!
Zihinsel olarak az gelişmiş ülkemizde bu işler öteden beri hep böyle yürümüştür. Türkiye'de her sosyolojik akım gibi
feministlik
de nabza göre şerbet verilen kocaman bir balondan ibaret… Yeterince iyi ambalajlan(a)mamış bütün doğrular hakir görülüp yerden yere vurulur bizde; üzerine 3-4 kat vernik atılmış ne kadar iğrençlik varsa da baş tacı edilir. Bu tamamen, milletçe
“imajların kölesi”
olmamızla ilişkili bir durum… O yüzden, sonradan sapık çıkan bir sürü kriminal tiple ilgili olarak da sıklıkla yanıldığımız olur günlük hayatta… Adamın 8 kişiyi baltayla doğrayıp evinin bahçesine gömdüğünün ortaya çıkmasından sonra, şaşkın komşuları televizyon kameralarına
“Halbuki efendiden birine benziyordu, evden çıkarken sürekli takım elbise giyip kravat takardı”
gibi yorumlar yaparlar meselâ… Mâlûm,
takım elbise
ve
kravat
, bizim o hastalıklı değerler sistemimizde her türlü ahlâkî defoyu pek iyi kamufle eder ya…
“Kaybedenler Kulübü”
de işte tam olarak böyle bir film… Baştan ayağa kadar
“insanın kendi bedeni ve ruhuna zulmü”
nü simgeleyen bu iki hayatı, kendince özgürlüğe susamış yeniyetmelerin karşı koymakta güçlük çekecekleri ağır bir sinematografik cila kaplaması eşliğinde, âdetâ
“Mevlânâ ile Şems'in dostluğu”
ndan söz edermişçesine iki saat boyunca aralıksız yüceltip duruyor. Halbuki, gerçekten yaşanmış o iki hayatın sahibinin de vaktiyle binlerce kişiyi kendisine esir etmiş hedonistçe tercihlerini bugün artık pek sallamadıklarını, bir zamanlar her programlarında kıyasıya eleştirdikleri
“konformizm”
e yatay geçiş yaptıklarını işimiz gereği gayet iyi biliyoruz. En azından, bunlardan bir gömlek daha karizmatik olanı, 1990'ların belli bir toplumsal çevrede ciddi popülarite kazanmış radyo programı
“Kaybedenler Kulübü”
nün iki sunucusundan biri konumundaki
Kaan Çaydamlı
için geçerli bu saptama… Üç yıl boyunca ekürisiyle birlikte her dinleyici telefonunu
“İyi geceler, sizinle daha önce yatmış mıydık?”
cümlesiyle açan
Çaydamlı
, şimdilerde evlenip barklanmış,
“baba”
olup göbeği iyice salmış bir adam…
Mikrofonun diğer tarafındaki ortağı
Mete Avunduk
hâlâ bekâr takılmakta ısrar etse de o da
Kadıköy
'de açtığı plakçı dükkanda bir zamanlar yerden yere vurduğu sistem içinde ekmeğinin derdine bakıyor. Bu iki orta yaşlı adam, şimdilerde sistem içinde yepyeni bir konumlanma eşliğinde yollarına devam ederken, vaktiyle radyo başında ergenlik sivilcilerini ardı ardına patlatıp içinden çıkan yağları da pijamalarına süren bir sürü yeniyetme, günümüzde eşşek kadar adam olmalarına rağmen, internet forumlarında hâlâ -onların tam olarak ne anlattığını bile hatırlamaksızın-
“Ne güzel günlerdi onlar yavvv, acccayip anarşist bi programdı beeee”
nidaları eşliğinde
“Kaybedenler Kulübü”
nün marazî nostaljisini yapmakla meşgûller…
“Para edecek damar”
yakalamadaki yeteneği tartışılmaz olan sevgili
Tolga Örnek
, böyle bir manzara karşısında fırsatı kaçırır mı? Bir vesileyle bu iki adamın
Kent FM
'deki o üç yıllık programcılık serüvenine ilişkin taslak senaryoyu edinen yönetmenimiz, hâlâ o günlerin aşkıyla yanıp tutuşan yarım milyon dolayındaki nihilist emeklisinin rahatlıkla gişeye tahvil edilebileceğini öngörerek bu filmi yapmaya girişmiş. Nitekim, öngörüsünün ne kadar haklı olduğu da izleyici sayısının filmin dördüncü haftasında
300 bin
sınırına ulaşmış olmasından belli; ortalık sinema çıkışında sevgilisiyle konuşurken (filmdeki karakterleri taklit etme çabasıyla)
“Sizinle daha önce yatmış mıydık?”
diye gevelenen al yanaklı, kaytan bıyıklı tıfıllarla dolup taşıyor. Ben de filmi bunlardan oluşan bir topluluğun tam ortasında izleme fırsatı buldum. Sinemadan çıkarken aralarında yaptıkları ortak geyik ise şuydu:
“Vay be, adamlar zamanında resmen yaşamışlar. Biz ise üniversite falan derken bu yaşta çürüyüp gidiyoruz. Hayatta bunlar gibi olmak lâzım aslında… İçki, kadınlar, planı programı olmayan bir akış… Hiç kimseye bağlanmadan, hiç bir kutsalın olmadan!”
Filmin, -her şeye rağmen- aklı başında tek karakteri olan,
Kaan
'a aşık olmuş mimar kız
Zeynep
figürü de son kertedeki tercihleri nedeniyle gayet sinsi bir anlatımın marifetiyle aşağılanıyor. Pekiyi,
Zeynep
'in suçu nedir? Hayatını birleştirmeyi ümit ettiği büyük aşkı
Kaan
'dan bir parça saygı, sadâkat, ağırbaşlılık ve ekmeğini kazanma noktasında ciddiyet beklemek… Fakat,
“Kaybedenler Kulübü”
böyle
“çirkin”
alışkanlıkları kesinlikle olumlamıyor ve genç kızı içinde bulunduğu konformist dünyadan geçici olarak sıyrılıp bu egzantrik radyocunun cezbesine kapılan, ancak bir süre sonra yeniden o dünyaya dönen
“statü manyağı olmuş bir aşifte”
gibi sunuyor. Nihilist taraftan bakılınca hep böyle görünür bu işler; seni seven kadın senden bir parça kıçını kıpırdatıp kendisine sahip çıkmanı istediğinde, onu
“sistemin kurbanı”
olarak tanımlayıp sorumsuzluklarını güzelce halının altına süpürürsün. Nitekim, kahramanımız da
“Ona karşı çok farklı hisler besliyorum”
dediği
Zeynep
'e, evinde üzerine yemek dökülmesin diye bir yerlerini yırtıp durduğu dandik bir kilim kadar bile değer vermeksizin
“büyük aşk
” yaşamaya çalışıyor!
Hele hele, filmde bir de
“depresif genci yeniden hayata bağlama”
sahnesi var ki tam anlamıyla evlere şenlik…
Bir yıl kadar önce annesini kaybetmiş, bu kaybın üzüntüsüyle
“intihar”
fikrinin eşiğinde yaşayan genç bir ressam, adamlarımızın programına telefon açıyor ve
“Sizin konuşmalarınız sayesinde yeniden hayata bağlandım”
diye bir şeyler mırıldanıyor. Hani, bir yerlerde ne yapıp edip bu kokuşmuşluk manzarasını aklamak, ondan yüksek bir hümanizm türetmek gerekiyor ya; ressam arkadaşın filmdeki misyonu da aynen o işte…
Yahu, etmeyin, eylemeyin! Her programlarında mikrofon başında
“Şu dünyada inandığınız her ne değer varsa, topunun anasını …….”
tarzında felsefeler yumurtlayan, kronik bir alkol koması içinde yüzüp duran bu bayık adamların, boyunlarında yağlı urganla dolaşan böylesi depresif gençlere yeniden hayata tutunma enerjisi pompaladığına gerçekten inanmamızı mı istiyorsunuz? Bu açıdan bakıldığında,
Tolga Örnek
, sinemasal adaleti ve sağduyusuna kesinlikle itimat edilecek bir yönetmen değil. Çünkü aynı düzeyde grotesk bir çarpıtmayı, (şimdi vurgulayacağım türden bazı ahlâkî çapakları hariç) kendi adıma çok beğendiğim ilk uzun metrajlı filmi
“Devrim Arabaları”
nda da yapmıştı iki yıl önce… Tıpkı bu film gibi gerçek olaylara ve kişilere dayalı o hikâyede de bütün yakın tarih kitapları
“Devrim”
adlı prototip otomobilin geliştirilme çalışmalarının
27 Mayıs 1960
askerî cuntası lideri
Cemal Gürsel
tarafından anî (ve gizemli) bir kararla sona erdirildiğini yazarken, hâlâ hayatta olan pek çok tanık da bu bilgiyi doğrularken,
Tolga Bey
ise -üç devlet adamının ölüm emrini veren-
Cemal Aga
'yı sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterdiği filminin finalini
“Bu yerli otomobilin üretilmesini istemeyen, kökünün yine muhafazakâr hareket içinde olduğunu sezdiğimiz emperyalist işbirlikçisi karanlık güçler”
e bağlamayı tercih etmişti. Güzel kardeşim, basit bir
“depoya az benzin koyma”
meselesini yüzyılın felaketine dönüştürüp, o muhteşem denemeyi tek emirle piç eden kişi yine
Gürsel
değil miydi? Nedir bu muğlaklık, bu gerçekleri çarpıtma çabası? Tamam anladık, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı
Özden Örnek
muhterem pederinizdir; sizin de aziz ordumuza buradan kaynaklanan tavizsiz bir sempatiniz var. Fakat, en azından bu kadar kesin bir tarihsel gerçeklik karşısında manipülasyon yapmayın bari! Ben, sempati duyduğum muhafazakâr bir başbakanı ve kabinesini yeri geldiğinde çatır çatır eleştirebildiğim kadar siz de cuntacıların bu
ahmakça
, dahası
haince
kararını eleştirmeyi bilin…
Fakat yok, asla mümkün değildir
"ulusalcı"
kafalardan böyle bir özeleştiri çıkması…
Sözün burasında,
“Kaybedenler Kulübü”
nün promosyon çalışmaları sırasında, filmin iki başrol oyuncusu
Yiğit Özşener
ve
Nejat İşler
'in,
22 Mart Salı
günü, mâlûm hikayenin gerçek kahramanları
Çaydamlı
ve
Avunduk
'la birlikte
İTÜ Sözlük Radyosu
'nun özel bir yayınına katıldıklarını, canlı yayında yer alan beş kişinin üç saat boyunca aralıksız viski içerek,
dakikaya ortalama 8 adet sinkaflı küfür düşecek şekilde çok klas bir muhabbete imza attıklarını
, söz konusu muhabbet sırasında -ülkenin başbakanı da dahil- kainattaki canlı ve cansız hemen her varlığın bu küfürlerden fazlasıyla nasibini aldığını da unutmadan belirtelim. Yüksek entelektüellik işte; bizim gibi satıhta yaşayan avam tiplerin bu düzeyde bir ultra-entelektüelliği kavraması öylesine zor ki…
Aferin aslanlar… Tam da
Türkiye
'nin,
Türkiye gençliğinin
ihtiyacı olan şeyleri zerkediyorsunuz bu toplumun damarlarına… Yalnız şu var ki siz belli bir oyalanma süresinin ardından böyle bir hayatın bomboş olduğunu fark edip er meydanından kaçmış durumdasınız; sebep olduğunuz o çürüme dalgasının rüzgârları ise sizden çok sonra bile gençleri ağır nezle yapmaya devam ediyor.
“Kaybedenler Kulübü”, bu tür kışkırtıcı yapımların sosyal psikoloji bilimi açısından ne anlamlar ifade ettiğinin farkında bile olmayan nâ-ehil ellerde, sinemanın ne kadar yıkıcı, itici ve sakat bir iştigal alanına dönüşebileceğinin dört dörtlük bir örneği…
Oliver Stone
'un
“Talk Radio”
suyla
Stanley Kubrick
'in
“A Clockwork Orange”
ı arasında, ikisinden ödünç alınmış bir sinema dili üzerinden ilerlerken
“konformist”
olmakla suçladığı izleyicisini de alttan alta ayartmayı deneyen yerel bir nihilizm destanı…

Bırakın karakterlerinin günlük hayatlarını, 35 mm'lik kopyaları bile âdetâ sinema makinesine takılıp beyazperdede gösterilmeden önce kocaman bir alkol kazanına atılıp viskiyle yıkanmış gibi duran bu yapımdan ulusal sinema tarihimize çok fazla bir şey kalmayacak doğal olarak… Üç-beş yıl sonra hiç kimse bu filmi hatırlamayacak bile…

Fakat, orta vadede rahatlıkla doğrulanabilecek olan bu gerçeğin an itibarıyla hiç bir önemi yok. Şu anda önemli olan tek gerçek, bazılarının bu hayatları dibine kadar yaşadığı, bazılarının bu hayatları uzun uzun filme alabilmek için rahatlıkla milyonlarca dolar nakit para ve sponsorluk bulabildiği, bazılarının da poster mottosu
“pompaya devam”
gibi
iğrenç/cinsiyetçi/aşağılayıcı
bir söz olan bu gibi filmleri birer rol-model merakıyla izleyip salondan çıkarken yollarda içini çektiği…
Yahu, gerek söz konusu program devam ederken, gerekse o programa adanmış tahrip gücü yüksek film sinemalarda gösterilirken bir tek onurlu kadın ortaya çıkıp da bu denli açık bir cinsiyetçilik karşısında vicdanî tepki koymaz mı; o güruhun içinden bir tek delikanlı adam ayağa kalkıp,
“Biraderlerim, 'pompaya devam' diyerek andığınız ve program çıkışlarında viskilerinizin üstüne meze yaptığınız o kadınlar, bizim kız kardeşlerimiz, kız çocuklarımız, bazen de ayarttığınız eşlerimiz”
demez mi sizlere be? Görünen o ki henüz böyle
"farklı"
birileriyle karşılaşmamış durumdasınız.
Ben, ahlâken durduğum yer gereği, bu arkadaşların annelerine, eşlerine, kardeşlerine, çocuklarına, onların bizim annelerimize, karılarımıza, eşlerimize, çocuklarımıza baktıkları gibi bakmamayı seçiyor ve hayatlarında iyi-kötü bir anlam ifade eden bütün o kadınlara en içten saygılarımı sunuyorum. Çünkü, bizler
“Müslüman”
ız ve kadınlara
“pompa aracı”
olarak bakmayız.
Bu arada, film muhafazakâr kesimin fazlaca tepkisini çekmesin diye,
“at sırtına konmuş kelebek”
gibi içine zoraki tıkıştırdığınız
“mezhebi aşırı geniş sûfi”
figürünü,
“camii görüntülerini”
ve
“Süleymaniye hikâyesini”
yemediğimi de altını çizerek belirteyim. Yok be kardeş, neye, nasıl ve neden inandığını iyi bilen, nasıl bir yaratıcıya teslim olduğunun bilincindeki hiç bir gerçek sûfi, sizin adamların tuttuğu yolu öyle bol keseden bir sempatiyle karşılamaz ve savunmaz.
Yaradan'a teslimiyet ve saf alkolle sıvanmış nihilist zamparalık
… Ne kadar zorlasanız da ikisi bir arada duramıyor gerçek hayatta; tasavvufta ruhunuzu sulhe kavuşturabilmek için birinden birini mutlaka terk etmeniz gerekiyor. Bu bakımdan, aralara serpiştirdiğiniz o dinsel mezeler, İslâmcı medyadaki -sizi dürüstçe eleştirdiğinde zar zor elde ettiği mevzîlerini kaybedeceğinden korkan- yeniyetme sinema yazarı kızları tavlayabilir de bizim gibi artık dostunu da düşmanını da cephesini de iyi bilen kaşarlanmış adamlara biraz traji-komik geliyor.
“Kaybedenler Kulübü”
nü izlemeyin demiyorum; hattâ bana kalırsa özellikle izleyin. Fakat, sizlerden istediğim tek şey,
böyle filmlerin ne kadar düşkün bir hayat felsefesinin güzellemesini yaptığı gerçeğini bir an için bile gözden ırak tutmayın.
Bu bakış açısıyla izlediğinizde,
“düz ve sıradan insanların erişemeyeceği marjinal bir hayatın doyumsuz güzellikleri”
formatında sunulan onca ahlâkî erozyon da, iki saat boyunca perdeden dışarı püsküren galonlarca alkol de derinizi kolayca aşıp içeri giremeyecektir hiç kuşkusuz…

* * *

'Bütün o kadınlar gibi ben de kaybettim…'

“Bir dönemim belki de sırf onun yüzünden zehir olmuştu; onun istediği gibi olmaya çalışan binlerce kadından biriydim. Bütün o kadınlar gibi kaybettim ben de... Sevdim, nefret ettim, bunları yaparken hiçbir şey hissetmedim… Şimdiyse kalbimin parçalandığını hissediyorum. Umarım, ben de böyle ölürüm, benden nefret eden herkes öldüğüme üzülür.”

(“Kaybedenler Kulübü” programının 1990'lı yıllardaki kadın müdavimlerinden birinin, program ve sunucusu Kaan Çaydamlı hakkında Ekşi Sözlük'e yazdığı yorum…)

* * *

YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / YILDIZ PUANLAMA TABLOSU

* * * *
(4 Yıldız)
Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.
* * * 1/2
(3,5 Yıldız)
Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.
* * *
(3 Yıldız)
Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…
* * 1/2
(2,5 Yıldız)
Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.
* *
(2 Yıldız)
Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.
* 1/2
(1,5 Yıldız)
Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.
*
(1 Yıldız)
Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!