İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi'nin Geliştirme ve Eğitim Direktörü Dr. Detlev Quintern, İslam bilim ve teknolojisinin geçmişte doğayla barışık bir çalışma yürüttüğünü belirterek, 'Sürdürülebilirlik ve doğayla barışık olmak konusunda tarihten öğreneceğimiz çok şey var' diyor.
Dr. Detlev Quintern, hayatını Avrupa merkezci bilim tarihini değiştirmeye ve İslam bilim tarihine iade-i itibar yapılmasına adamış bir Alman. İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi'nin kurucusu Prof. Fuat Sezgin ile 20 yılı aşkın bir süredir beraber çalışıyorlar. 2 senedir İstanbullu ve yaşamak için daha iyi bir yer olmadığını düşünüyor. Arapça, İngilizce ve İspanyolca gibi pek çok dile hakim, Türkçesini de geliştirmek istiyor. Quintern ile kendi hikâyesini, İslam bilim ve felsefe tarihi hakkındaki görüşlerini, bu tarihin bugüne nasıl yansıdığını konuştuk.
Okula gittiğim dönemlerde dünyayı dolaşmak istedim. Özellikle Arap ülkelerine seyahatler yaptım. Politika okuyordum ve insanların farklı tarzda yaşayışlarını, bakış açılarını ve düşünüşlerini anlamak istiyordum. Almanya'da verilen eğitim çok fazla Avrupa-merkezciydi, bunun dışına çıkmak istiyordum. Suriye, Ürdün ve Filistin'e gittim. Buralardaki insanların tarihini, sosyolojisini araştırdım. Arapça öğrendim. Diğer bir ilgi alanım ise müzelerdi. Tarih, Arap-İslam kültürü ve müzecilik ilgi alanlarımı birleştirdim. Tarihi müzelerde nasıl görsel bir şekilde sunabileceğim konusuna kafa yordum. Arapça ve Doğu çalışmaları okudum Hamburg'da. Bir yandan da tarih çalıştım. Doktora çalışmamı ise Abbasi dönemi bilim etiği, bilim felsefesi üzerine yaptım. Bu da beni bilim tarihine götürdü. Özetle, önce gezdim, sonra okuyup anlamaya çalıştım, üçüncü adımda ise gördüğüm tarihsel kopuklukları tekrar bağlamaya çalışıyorum.
Bremen'de müzede çalışmaya başlamıştım. Sergiler yapıyorduk. Tunus tarihi üzerine bir sergi hazırlıyorduk. Araştırma yaparken Fuat Sezgin'in 18 ciltlik İslam bilim tarihi çalışmalarına ulaştım. Müthiş bir kaynak. Frankfurt'taki enstitüye gittim ve kendisiyle tanıştım. Bazı haritalar ve belgeler verdi Tunus sergisi için. 90'ların başında bu şekilde başlayan ortak çalışmalarımıza 20 yılı aşkın bir süredir devam ediyoruz. Avrupa merkezci bilim tarihi anlayışını değiştirmek için çalışıyoruz. Bunun için pek çok sergi yaptık ve bu müzeyi açtık.
Vakıfta yaz okulları düzenliyoruz iki senedir, dünyanın dört bir yanından öğrenciler geliyor. Bilim tarihi üzerine dünyanın farklı yerlerindeki hocalarla ortak çalışmalar yapıyoruz. Konferanslar düzenliyoruz. Bu alanla alakalı çalışmalar yapan öğrenciler geliyorlar, onlara yardım ediyorum. Bir de UNESCO bu seneyi İbn-i Sina'nın Kanun Fi't-Tıb kitabına ve Piri Reis'e ayırdı. Biz de İbn-i Sina Tıp Bahçesi'ni açtık ve devamında İbn-i Sina'nın tıp teorisi ve felsefesi üzerine bir konferans yaptık. Prof. Fuat Sezgin ise Piri Reis hakkında 'Amerika Kıtasının Müslüman Denizciler Tarafından Kolomb Öncesi Keşfi ve Piri Reis' adında bir kitap yazdı. El- Memun dönemi matematiksel coğrafya biliminden yararlanan Piri Reis'in haritasındaki bilgilerin neden şaşırtıcı olmadığını, İslami kaynaklara nasıl dayandığını anlattığı önemli bir kitap oldu. Ayrıca, bir enstitü kuruyoruz, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi ile ortaklaşa. Eylül ayında çalışmalarına başlayacağız. Vakıf, enstitü ve müze birbirini tamamlayan iyi bir üçleme olacak. Türkiye'de de bu konuda daha fazla araştırmacı yetiştirmemiz lazım diye düşünüyorum.
Bu sene UNESCO'nun El-Kanun Fi't-Tıb yılı ilan etmesi üzerine biz de bir proje olarak bu kitaptan 26 bitki seçtik ve Gülhane'de bu bahçeyi kurduk. Ayrıca bir de konferans düzenledik. Amacımız bitkileri kurutup müzede sergilemek ve özelliklerini anlatmak. Bahçemizde güller var mesela, geleneksel yöntemlerle damıtıp gül suyu elde edeceğiz. Gülhane tarihi olarak da hastanelere ve bir botanik bahçesine ev sahipliği yapmış bir yer. Tıbbi bitkiler yetiştirilmiştir burada. Biz de bu geleneği devam ettirmek istedik.
Etik olması. Arap- İslam bilimi ve tekniği doğayı yok etmedi. El Cezeri tarafından yapılmış su kanalları Diyarbakır'da hiçbir şeye zarar vermedi. Sürdürülebilirlik ve doğayla barışık olmak konusunda bu tarihten öğreneceğimiz çok şey var. Tarih bazen gelecek olabilir. Burada geleceğe aktarılacak bir potansiyel var. Doğa ve insanın karşı karşıya gelmek zorunda olmadığını kanıtlıyorlar.
Prof. Sezgin ile en temel hareket noktamız şudur: tarihte tek bir akış vardır, evrenseldir. Avrupa tarihi ya da Türk tarihi yok. Bütünlük vardır ve buna Arap- İslam biliminin katkısı büyüktür. Bunu görsel olarak ispatlıyor burası.
Avrupa'da Doğu çalışmaları yapan, Arapça ve Türkçe bilen profesörler var, her şeyi bildiklerini düşünüyorlar. Avrupa merkezci düşündüklerini farkında bile değiller. Ancak benim öğrencilerim öyle değil. Kültürel çalışmalar bölümünde ders veriyorum. Oryantal, Arap ya da Türk çalışmaları değil. Bir şey bilmiyorlar ancak öğrenmeye çok açıklar. Mesela İbn-i Sina'nın felsefesini öğretiyorum onlara, onun kozmolojisi, pozitivist bir tıp yaklaşımı olmaması dikkatlerini çekiyor. Bu problem bir tek Batı'da yok maalesef. Ben doktora çalışmalarım için Kahire'ye, felsefe bölümüne gitmiştim. Orada herkes Hegel, Marx, Sartre, Rousseau okuyordu ama kimse İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Rüşd okumuyordu. Burada da durum böyle zannediyorum. Batı felsefesinin kaynağı buralardır halbuki, devamlılık vardır.
Batı'nın bu konudaki politikalarını küçük görmemek lazım diyorum en başta. Amerika'da Mısır hakkında şu an iki ses yükseliyor, cumhuriyetçiler demokratik bir halk devrimi olduğunu savunuyor, demokratlar ise bunun haksız bir darbe olduğunu söylüyor. Batılılar orada neler olduğunu tam olarak bilmiyorlar. Gelişmeleri yönetmeye çalışıyorlar buna rağmen. Buralarda etnik ve dini çatışmaların artacak olması olası bir senaryo diye düşünüyorum. Tıpkı Türkiye'deki Kürt meselesi gibi. Olan bitenin arkasında kimler olduğu, hangi amaçlar olduğu, hangi saldırıyı kimin yaptığı belirsiz. Bu gibi politik çatışmalar çok kolay iç savaşa dönüşür ve kolay kolay sonu gelmez.
Napolyon'un Mısır'a girişini Batı'nın Doğu'ya olan müdahalelerinin başlangıcı sayabiliriz. Fransız devrimini ve demokrasiyi Mısır'a götüreceğini vaad etmişti. Sonra Filistin'i ele geçirmeye çalıştı. O bölgede bir Yahudi devleti kurmayı ilk düşünen kişidir. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya karşı Arap milliyetçiğini destekleyen bir İngiltere ve pan-İslamizm'i destekleyen bir Almanya görüyoruz. Düşman gibi görünebilirler ama ikisi de Osmanlı'yı yok etmek için ortak bir proje içerisindeydiler. Evvelde yapılmış bir Berlin Konferansı var. Aynı şekilde Bismark'ın mektuplarında Tunus'un Fransa'ya verileceğine dair ifadeler var ve bu gerçekleşiyor. Avrupa'nın bu meselelere etkisini hafife alamayız.
İngiltere- Almanya eksenindeki çatışmalarla 100 sene evvel bu milletler birbirinden koptu ve Yahudi devleti de kuruldu. Bugün yine çatışmalar bu ülkeleri zayıflatmak için destekleniyor. Mısır'da da durum böyle, bir milliyetçi Abdülnasır modeli var, bir de ümmetçi Müslüman Kardeşler. Esas tehlike bu grupların karşı karşıya getirilmesi, iç savaş. Çünkü bu insanlar bir bütün, ayrılmamalılar. Mübarek rejiminden, diktatörlükten hep birlikte kurtuldular. Silahsız direnişle, adaletsizliğe karşı yaptılar bunları. Bu birlikteliği korumalılar.
Bence adaletle ilgili ilk sorunumuz Filistin. Filistin'i çözmeden dünyada adaletten bahsedilemez. Filistin sorununa Türk devletinin yaklaşımı, tanıması, uluslararası arenada gündeme getirmesi çok önemliydi. Filistin sorununu tanıma konusunda başka ülkelerle birleştiler. Gazze ambargosuna karşı koymaları ve buradaki siyasi grupların birlikte hareket etmeleri için verdikleri çabayı çok başarılı buluyorum. İnsanları birleştirmeye çalıştılar. Eğer Filistin birleşirse, bu sorun çözülürse bu tüm İslam dünyasına yansıyacaktır.
Bence bilimler yanlış bir doğrultuda ilerliyor. Bugünün bilim anlayışı bilimsel yaratıcılığı bilimsel yıkıma dönüştürdü. Pozitivizmle gerçeğin sadece ufak bir kısmını görebilirsin. Laboratuarlara kendini izole edersen yaptığın şeyin hayattaki karşılığından koparsın. Bu iyi bir yol değil. Arap-İslam bakış açısı ise hem tarihi, hem de bugün için çok yeni diyebileceğimiz bir yaklaşım. Edirne Darüşşifa'da yapılan müzikle tedavi bugünkü gibi insanlara psikiyatri ilaçları ile zarar vermekten çok daha çağdaş bir yöntemdir.
Bu külliyatta 52 risale yazılmış, pek çok bilimsel alanda. Bir çeşit hayat felsefesi ortaya koymuşlar, din de bu hayatla uyum içerisinde. Bugün barış ve adaletten söz ederken onları anlamamız gerekiyor. Mesela tüm dinler bir sayıya tekabül ediyor bu düşüncede. 1 sayısı tekliği anlatıyor. 2 düalist dinleri temsil ediyor, 3 hristiyanlıktaki teslis inancını ifade ediyor. Ancak bu düşünceye göre hepsi teklikte birleşiyor. 1 sayısı olmadan diğerlerinin de olamayacağında, tevhidde birleşiyor. 1 aynı zamanda hem tektir hem de her şeydir. Müthiş evrensel, kapsayıcı ve kucaklayıcı bir anlayış bu. Bilim adamları da yöneticiler de bu külliyattan etkilenmiştir.






