Nedir, sinemanın şu 'cinlenmiş hatunlar'dan 40 yıl
Beyazperdede zaman içinde her şeyin modası gelip geçiyor; fakat ta William Friedkin'in 1973'de gerçekleştirdiği kült film 'Şeytan Kovucu'dan (The Exorcist) bu yana 'içine cin kaçmış bahtsız bedevî' hikâyelerinin modası ise bir türlü geçmek bilmiyor. İspanyol yönetmen Manuel Carballo'nun sınırlı imkânlarla çektiği 'İblis' de korku sinemasındaki bu popüler alt-türün mirasını yemeye çabalayan sayısız denemeden yalnızca biri...
alimuratg@yahoo.com
İBLİS (La Posesión de Emma Evans )
Yapım Yılı ve Ülkesi:
2010, İspanya yapımı
Türü ve Süresi:
“Cin obsesyonu” odaklı korku-gerilim / 98 dakika
Tahmini Yapım Bütçesi:
1.500.000 Euro
Gösterim Formatı:
35 mm standart sinema filmi
Perdedeki Resim Formatı:
2.35:1
(Genişperde-Widescreen)
Ülkemizde Gösterime Sunulan Kopya Sayısı:
10
Yönetmen:
Manuel Carballo
Senarist:
David Munoz
Görüntü Yönetmeni:
Javier Salmones
Özgün Müzik Bestecisi:
Zacarías Martínez De La Riva
Kurgucu:
Guillermo de la Cal
Yapım Tasarımcısı:
Goyo Gamez
Sanat Yönetmeni:
Josep Rosell
Kostüm Tasarımcıları:
Maria Engo, Carlos Grané, Desirée Guirao
Makyaj Tasarımcısı:
Karol Tornaria
Oyuncular:
Sophie Vavasseur (Emma Evans), Stephen Billington (Christopher), Lazzaro Oertli (Mark), Richard Felix (John), Jo Anne Stockham (Lucy), Douglas Bradley (Peder Ennis), Tommy Bastow (Alex), Isamaya French (Rose), Emma Reynolds (Sarah), Claudia Costas (Jessica), Brendan Price (Brian)
İthalatçı Şirket:
Duka Film
Dağıtıcı Şirket:
Duka Film
İçerik Uyarıları:
Başından sonuna kadar ürkütücü bir hikâyeyi işlediği, buna bağlı olarak da sıklıkla -çocuklar için rahatsız edici olabilecek- ses ve görüntü efektlerine yer verdiğinden dolayı, 18 yaşından küçük izleyiciler için uygun bir yapım değildir.
Ailece izlenebilir mi?
/ HAYIR
Yeni Şafak-Sinema Yıldız Puanı:
* *
::::::::::::::::::::::::::::
FİLMİN KONUSU:
Ergenliğin getirdiği geleneksel sorunlarla boğuşan
15
yaşındaki
Emma Evans
, anne ve babasının onu anlamadığını düşünerek kendi kendine sürekli bunalım yapan aynı çağlardaki sayısız akranından biridir. Sürekli aile bağlarını sorgulayan ve kişisel özgürlüğünün kısıtlandığına ilişkin takıntılarla boğuşan kahramanımız, bir süre sonra ergenlik döneminin doğurduğu sorunlardan çok daha ürkünç ve ciddi bir tehditle yüzleşmek zorunda kalır.
Günlerden bir gün ansızın -âdetâ başka bir varlık tarafından işgâl edilmişçesine- hem psikolojik hem de fiziksel olarak değişmeye başlayan
Emma
, sorunun tıbbî olduğunu düşünen ailesi tarafından hastaneye kaldırılır. Fakat, yapılan testlerin sonuçları genç kızda görünür hiç bir organik rahatsızlık bulunmadığını söylemektedir.
Evans
ailesi hastane koridorlarında bir süre daha debelendikten sonra, ortadaki sorunun
“etten kemikten”
kaynaklanmadığını fark edecek ve hızla zıvanadan çıkan kızlarının derdine başka kapılarda devâ aramak durumunda kalacaktır. O kapılar da Katolik kilisesinin yüzlerce yıldır resmî olarak yürütmekte olduğu
“cin çıkarma”
(exorcism) âyinlerini yöneten özel eğitimli rahiplerin gizemli mekânlarıdır.
::::::::::::::::::::::::::::
Hikâyesinin odak noktasında
“şeytanî kimlikli bir doğaüstü varlık tarafından bedeni ele geçirilmiş insanlar”
ın
(özellikle de bu tür saldırılara, erkeklere göre daha açık ve savunmasız durumdaki genç kadınların)
yer aldığı filmlerin en büyük talihsizliği, korku-gerilim sinemasının bu popüler alt-türünün beyazperdede ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra yapabileceği her türlü şok edici numarayı yapıp, kendi şâhikasına ulaşmış olması…
Tam olarak saydığımız türe dahil olmasa bile,
“Şeytan'ın göz koyduğu masum bir kadın ve karnındaki çocuğu”
üzerinden ilerleyen ilk büyük
“cinnî işgâl”
hikâyesi,
Roman Polanski
'nin
1968
'de çektiği
“Rosemary'nin Bebeği”
(Rosemary's Baby)
adlı unutulmaz gerilim gösterisiydi. Benimle yaşıt olan o filmde, hatırlanacağı üzere,
New York
'ta yeni taşındıkları kasvetli bir apartmanda satanist bir tarikat tarafından kıskanç altına alınan yeni evli
Guy
ve
Rosemary Woodhouse
çiftinin, genç ve kırılgan
Rosie
'nin karnındaki bebeğe göz diken bu ruhu satılmış insanlardan kurtulabilmek için yaşadıkları umutsuz çırpınışlara tanık oluyorduk. Usta sinemacı
Polanski
, bu tür çetrefilli hikâyelerde uzmanlaşmış Amerikalı yazar
Ira Levin
'in aynı adlı romanından uyarladığı
(daha henüz anılan alt-türün açılış kurdelesini kestiği)
o erken dönem çalışmasında bile öylesine yüksek bir anlatım kalitesi tutturmuştu ki sonradan aynı çizgiyi izleyenlere söyleyebilecek pek de fazla yeni söz bırakmıyordu!
Çabuk elde edilen bu rakipsizliğin sinema tarihinde bir tek istisnası var: Gerçek anlamda
“cin tasalludu”
nu anlatan filmlerin ilki ve hâlâ en önemlisi olarak hatırladığımız, yönetmeni
William Friedkin
'in kariyerinde de en etkili iş olarak kayıtlara geçen
“Şeytan Kovucu”
(The Exorcist)
…
Friedkin
'in
1973
yılında, yazar
William Peter Blatty
'nin
(iddiasına göre gerçek bir olaydan esinlenerek)
kaleme aldığı romandan beyazperdeye aktardığı
“Şeytan Kovucu”
, ülkemizde -sonradan büyük bir algı sapmasına yol açan o kötü Türkçe çevirisiyle-
“Şeytan”
olarak biliniyor. Halbuki, filme adını veren
“exorcist”
sözcüğü
Roma Katolik Kilisesi
'nin kullandığı
Latince
literatürden, o literatürde geçen
“exorcism”
sözcüğünden gelmekte… Anlamı da
“bedeni doğaüstü kötü varlıklar tarafından işgâl edilmiş, çaresiz durumdaki bir insanı,
İncil
kaynaklı belli yöntemler ve âyetleri kullanarak yaşadığı o içler acısı durumdan kurtarmak”
… Yüzlerce yıldır belirli protokoller dahilinde yürütülen bu
arındırma
işlemini yapanlara ise
“exorcist”
, yani İslâm terminolojisi açısından mümkün olabilecek en iyi çevirisiyle
“cin kovma uzmanı”
deniliyor.
“Şeytan”
şeklindeki o sakat çeviri, Türkiye'de rahatsız edici bir algı sapmasına yol açtı demiştik. Şöyle ki,
“exorcism”
vak'alarında kişiyi işgal eden ve onun hareketlerine, duygularına, düşüncelerine yön vermeye başlayan varlık kesinlikle bildiğimiz anlamdaki
“Büyük Şeytan”
değil... Ne
İslâmî bakış
, ne de
Katolik Hıristiyan doktrini
açısından…
“Şeytan”
, küresel ölçekteki büyük kötülüklerle öylesine meşgûl bir melektir ki onun için dünyanın orasındaki burasındaki sıradan insanları korkutup
“yamultmak”
son derece basit bir iş sayılır. Bu rutin görevi kendisinin yerine, ta insanın yaradılış günündeki
“isyan”
ından itibaren çevresine topladığı, adına
“ifrit”
denilen
kötü niyetli cin hizmetkârları
yürütmektedir. Dolayısıyla, ister
New York
'taki bir
rahip
, ister
Orta Asya
bozkırlarındaki bir
şaman
, isterse de
Kahire
'deki
El-Ezher Üniversitesi
'nde ders veren bir
imam
olsun,
“obsede olmuş / tasalluta uğramış”
çaresiz insanların başına çöküp onları bazı dinsel ritüelleri kullanarak yaşadıkları azaptan kurtarmaya çalışan uzman kişilerin muhatap oldukları varlıkların tümü, aslında
“büyük kötünün yeryüzündeki vekilleri”
konumundadır. Fakat, yıllar önce film dağıtımcılarının bilip bilmeden yaptıkları uyduruk bir çevirinin sonucu, özellikle Türkiye'de o zamandan beri bu tür spiritüel olaylarla ilgilenenlerin diline
“obsesyon / tasallut”
vak'alarının
doğrudan Şeytan'ın imzasını taşıdığı
gibi yanlış bir kanaat yerleşmiş durumda…
Velhasıl,
Friedkin
'in yıllar yılı dünyanın dört bir köşesinde akşam olup da yatağa girmeye hazırlanan genç kızları esaslı bir şekilde korkutmasına yol açan
“The Exorcist”
zaman içinde öylesine başarılı bir filme dönüşecekti ki sonrasında benzer konuları ele alan diğer bütün sinemacıların yaptıkları çalışmalar ellerinde patladı. Çünkü
Polanski
ve
Friedkin
'in ardıllarına hiç bir varlık şansı tanımadan doğrudan doğruya türün zirve noktası konumunda iki filmi ardı ardına çekmeleriyle birlikte
“exorcism”
temalı filmlerin de izleyicisine söyleyecek yeni bir şeyi kalmamıştı. Belki biraz daha etkili bir müzik, ya da biraz daha göz boyayıcı türden özel efektler, hepsi o kadar… Her iki sinemacı da olayın özüne ilişkin olarak yapılması gerekenin en iyisini,
daha 1970'lerin başlarında
ortaya koymuştu.
O yüzden, kâh Hollywood mensubu tecrübeli bir Amerikalı yönetmen olsun, kâh İspanya'nın bağrından kopup dünyaya açılmaya çalışan
Manuel Carballo
gibi genç kuşak sinemacılar,
1980'ler
,
1990'lar
ve nihayet
2000'lerde
yapılan benzer içerikteki hiç bir çalışma izleyiciyi gerçek anlamda kesmedi, kesmiyor. Sinemacılar bu alt-türe yeni bir tuğla daha ekleyebilmek için şimdiye kadar neler denemediler ki; hattâ
1980'lerde
mezkur filmin popülaritesinden yararlanılarak,
“The Sexorcist”
adıyla, erotik öğeleri ağır basan traji-komik bir replika dahi yapıldı! Dahası, korku-gerilim sineması alanında son derece fukara olan Türk sineması bile en nihayet bu türün literatürüne
“İslâmî bakışlı”
bir örnek kazandırma ihtiyacı hissetti ve aynı alandaki ilginç denemeleriyle tanıdığımız
Hasan Karacadağ
2008
yılında
“Semum”
adını verdiği, İslâm coğrafyasında bilinen ilk ve tek
“rahip yerine imamlı cin çıkarma filmi”
ni gerçekleştirdi. Ki söz konusu çalışmayı hem konuyu ele alış biçimi, hem de ülkemizdeki teknik standartlar adına tatminkâr sinematografisiyle ben de belli ölçüde önemsemekteyim.
Ha, geride kalan yaklaşık
40
yılda hiç mi kayda değer şeyler olmadı
“inli-cinli”
sinemada?
3-5
tane bile olsa, dişe kovuğa gelir bazı örnekler var elbette… Sözgelimi,
Sam Raimi
”nin
1980
'li yıllarda epeyce bir yaygara kopartan
“Şeytan'ın Ölüleri”
(Evil Dead) üçlemesi kıyısından köşesinden de olsa bu türe dahil edilebilir. Aynı şekilde,
2005
yapımı
Scott Derrickson
filmi
“Şeytan Çarpması”
(Exorcism of Emily Rose)
,
Daniel Stamm
'ın 2010'da gösterime giren
“Son Âyin”
i
(The Last Exorcism)
ve
Mikael Hafström
'ün henüz bir kaç ay önce izlediğimiz
“Âyin”
ini (The Rite) türe irili ufaklı katkıları olmuş örnekler arasında saymak mümkün… Fakat, aşılması gereken çıta
Friedkin
'in
1973
'deki
“Şeytan Kovucu”
su olunca, bunlar ve diğerlerinin kitlesel bellekte kalıcı bir etki yaratması oldukça zor…
Bütünüyle türün klişelerini izleyerek ilerleyen ve öyle de sona eren
“İblis”
i, bu açıdan pek fazla büyük ümitler yüklenmeden, yalnızca
“içine cin kaçmış bahtsız bedevî”
filmlerine özel bir merakınız var ise izleyebilirsiniz. En azından söz konusu hikâyeleri babalarının tapulu malı gibi kullanan Amerikalılar karşısında
“Acaba İspanyol bir yönetmen ne yapmış?”
merakıyla tüketilebilir. Mâlûm,
Engizisyon
'un doğum yeri olan
İspanya
da bu tür ürkünç kilise uygulamaları hakkında tecrübe sahibi bir ülkedir. Ancak, haddinden fazla heyecanlanmayın, çünkü
İspanyol
'un ortaya koyduğunda da hafif bir keçiboynuzu şekerinden gayrısı yok.
* * *
* * * *
(4 Yıldız)
Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.
* * * 1/2
(3,5 Yıldız)
Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.
* * *
(3 Yıldız)
Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…
* * 1/2
(2,5 Yıldız)
Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.
* *
(2 Yıldız)
Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.
* 1/2
(1,5 Yıldız)
Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.
*
(1 Yıldız)
Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!














