Tehlikeli Oyunlar'dan tiyatro medresesine

Muhammet Safa
00:0029/10/2011, Cumartesi
G: 29/10/2011, Cumartesi
Yeni Şafak
Tehlikeli Oyunlar'dan tiyatro medresesine
Tehlikeli Oyunlar'dan tiyatro medresesine

Tehlikeli Oyunlar Celal Mordeniz yönetmenliğinde ve Erdem Şenocak'ın performansıyla İTÜ Maçka Kampüsü'nde. Oyunun fikri tiyatro kampında ortaya çıkmış ve topluluğun yeni projesi tiyatro medresesi

Oğuz Atay'ın Türkiye'nin ruhunu ince ince işlediği ve insana dair birçok ayrıntıyı içerdiği romanı Tehlikeli Oyunlar'ı, 2009'dan beri büyük bir özveri ve başarıyla tiyatro ve Oğuz Atay severlerle buluşturuyor Seyyarsahne. Yönetmen Celal Mordeniz ve oyuncu Erdem Şenocak'la bu buluşmayı konuştuk. Oyunun ilk sahnelenişinden bu yana geçen sürece, birçok ayrıntıya, yönetmenliğe ve oyunculuğa değindik. Bir de sürprizle karşılaştık. Ekibin yeni projesi: Tiyatro Medresesi. Henüz Tehlikeli Oyunlar'ı izlemediyseniz, 29 Ekim tarihleri sizler için büyük fırsat. Hikmet Benol'un iki salıncak arasındaki 'oyun'ları gerçekten görülmeye değer.


Fikir nasıl ortaya çıktı? Tehlikeli oyunlara karar verme süreciniz nasıl işledi?

Celal Mordeniz: Erdem'le (Şenocak) 2006'da yine bir tek kişilik oyun yapmıştık. Ayrıca Oğuz'la (Arıcı) beraber de çalışıyorduk bu projede. Üç yıl kadar bu oyun sürdü ve yine bir tek kişilik oyun hazırlama fikri vardı hep aklımızda. 2008 Ağustos'unda Gümüşlük Akademisi'nde, Bodrum'da tiyatro kampı yapıyorduk. Bu arada akademiyi biraz açıklayalım. Bu sene altıncısını yaptığımız tiyatro kampları yapıyoruz her yaz. Bu ikişer haftalık dönemler halinde oluyor. Bütün günümüzü tiyatro faaliyetlerine ayırdığımız, sanat, fikir üzerine tartıştığımız bir ortam hazırlıyoruz bu kamplarda. Söylediğim gibi 2008 yazında da bu etkinlikler sürerken akşamları sesli roman okumaları yapıyorduk. Gençlere, benim çok sevdiğim ve misyonerliğini severek yaptığım Oğuz Atay'ı okutmaya karar verdim. Her gece bir arkadaşımız okuyordu bir bölümü ve Erdem'in okuduğu akşam, evet evet bir şeyler çıkarırız buradan, dedim. Erdem'e açtım konuyu ve çalışmalara başladık.

Polonya turnesi, Anadolu turnesi yaptınız. Ankara, İzmir, Adana, Hatay, Diyarbakır, Samsun, Ordu, Oğuz Atay'ın memleketi Kastamonu... 'Türkiye'nin Ruhu' Hikmet Benol'u nasıl karşıladı.

C. M.: Ben Oğuz Atay'ı İstanbullu bir yazar, bir aydın, bir tutunamayan olarak gördüğüm için ve anlattıklarının Anadolu'da çok da ilgi göreceğini, tam olarak anlamlandırılacağını düşünmemiştim; fakat bütün oyunlar ilgi gördü ve zihinlerde oturdu. Kastamonu'yu bilmiyorum çünkü oraya gitmedim. Bir anma programı kapsamındaymış ve İl Kültür Müdürlüğü düzenliyormuş ücretsiz bir etkinlik olduğundan güme gitmiş ve kargaşa içinde olmuş. Polonya'da ise enteresandır, dikkatle izlendi. Erdem iki haftalık programa katılmıştı ve bir ilişki olmuştu. Teknik olarak zorluydu. Tavana salıncak astırmadılar birçok sahnede ve bize bir jimnastik salonu ayarladılar ve çok soğuktu. Birçoğu dayanamadı soğuğa. İngilizce üst yazı kullandık. Ama yeterli değildi. Tabii 'albayım' nasıl bir mana yarattı zihinlerinde bilmiyorum. Çünkü Türkiye'deki bir emekli albayın anlamı çok farklıdır biliyorsunuz. (Gülüyoruz)

Metnin hazırlanma aşaması nasıl ilerledi?

C. M.: Oyunun ortaya çıkması 8 ay gibi bir sürecin ardından oldu. Başlangıçta bir ilkeyle, şuraları alırız buraları almayız diye bir kıstasımız yoktu; fakat 'sevgi' bölümünü almayacağımızı biliyorduk. O bölüm ayrı bir dildi çünkü. Onun dışında çalıştıkça, burayı çıkaralım, bu kısmı alalım diyerek oluştu metnimiz roman bize yol gösterdi diyebilirim.

Birçok büyük roman uyarlamaları Devlet Tiyatroları'nda sahneleniyor. Size bir davet, bir talep geldi mi, gelin DT bünyesinde oynayın, diye?

C. M.: (Gülüyor) Bu soruyu neden sordunuz bilmiyorum. Tabii ki böyle bir talep gelmez. Talebi bırakın görmezden geliyorlar. Hani Haluk Bilginer'in yeniden gündeme getirdiği tartışma çok doğrudur ve ben de aynen öyle düşünüyorum. DT akla zarar bir kurum haline gelmeye başladı. Bir an önce kapılara kilit vurup, bir reformun ardından seyirciyle buluşması lazım. Bana Yeniçeri Ocağı gibi geliyor ve kapatılması için umarım çok kan dökülmez. Bir Vakayı Hayriye olmalı. (gülüyoruz)

Dekorsuzluğu neden seçtiğiniz? İki salıncak ve Hikmet Benol...

C. M.: Baştan beri eğilimimiz dekor olmaması yönündeydi. Dekor, kostüm, ışık, müzik, makyaj... fazlalık gibi görmeye başlamıştık. Oyuncuyla ve metinle sadece uğraşalım istiyorduk. Çok gerektiğinde olabilir elbet ve işte iki salıncak oldu. Tiyatroda dekorun olması ezberini bozmaya çalıştık. Metnin içinden çıkmayan bir şeyi sahneye koymak 'kötü makyaj' olacaktı. Hiçbir şey olmasa bile düz bir sahne dekordur zaten. Engebeli değil düz sahnedir dekor.


İlerleyen zamanlarda yeni projeler var mı?

C. M.: Anlattığım tiyatro kamplarının ilhamıyla oluşacak mimari bir projemiz var. Bir tiyatro medresesi açmak. Şirince'de bunun çalışmalarını yapıyoruz. Uluslararası festivallerin, atölyelerin, kültürel etkinliklerin yapılacağı bir merkez kurma niyetimiz var. İnşallah bir engelle karşılaşmazsak, bürokratik vs. bir vakıf olarak, bilirsiniz medreseler hep vakıflarla kendini döndürürmüş, cumhuriyet tarihinde açılacak ilk medrese olacak herhalde. (Gülüyoruz) Yani medrese gibi bir mimari formun ve eğitim yerlerin dışlanmış olması çok önemli bir kayıp.

İki salıncağı birçok eşya yerine kullandınız. Bir ara alt pijama bile oldu. -Nasıl çıktı salıncak fikri?

Erdem Şenocak: Yönetmenimizin eğilimi sahnede oyuncuyu silahlarından arındırarak seyirciyle baş başa bırakmak. Prova sürecinde ben bazı yerlerde tıkardım ve yönetmenimize söyledim. Bienalde üzerinde Arapça yazıların olduğu salıncakların bir sergisini gördüğünü söyledi ve zamanla şekillendi. Hem bu salıncakların Tehlikeli Oyunlar oynamamıza bir zemin olacağını düşündük.


130 dakikalık kendi kendine konuşmanın ardından nasıl bir psikolojide oluyorsunuz?

E. Ş.: Bunu size sormak gerekir herhalde, oyundan beş dakika sonra konuşuyoruz bir değişiklik ya da bir delilik görüyor musunuz? (gülüyoruz) Psikolojik bir şey olsaydı sahnede yaptığım, sahnede de iyi yapamazdım.

Oyunda metne çok sıkı bir bağlılık gördüm. Doğaçlama hiç yokmuş gibi geldi. Doğru mudur?

E. Ş.: Evet, yani yüzde bir diyebilirim. Paragraf değil de cümle, hatta kelime farklılıkları olabilir bazen.

Zaten Oğuz Atay derya gibi. Bir şeyler eklemeye gerek yok.

Oyun uyku halinde başlıyor ve öyle bitiyor, nasıl karar verdiniz buna?

E. Ş.: Berberin saçı kesmesi gibi, biz de tarayıp, düzeltip, kestik metinde ilerlerken. Büyük kararlar alıp sahneyi ona uydurmak yerine, provalarla şekillendirdik. Nurdan Gürbilek'in yorumu romanın uyku parantezinde geçtiğidir ve biz de bu tür çelişkilerin olmamasına dikkat ediyoruz.

Bazı sahneleri gözleriniz kapalı oynadınız.

E. Ş.: Evet çünkü 'Tehlikeli Oyunlar'ı oynuyoruz. (Gülüyoruz)