1.5 asırdır kanayan yara Doğu Türkistan
04:00, 02/08/2026, Pazar
Yeni Şafak

Kaşgar İydgâh Camii dışında Müslümanlar (1998).
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeninin İslam coğrafyasında açtığı yaralar hâlâ kapanmış değil. Bu yaralardan ikisi ise özellikle öne çıkıyor: Siyonist ideolojiden beslenen terör devleti İsrail’in işgal ve soykırım politikalarının doğurduğu Filistin meselesi ve Çin’in sistematik asimilasyon politikalarının hedefi hâline gelen Doğu Türkistan. Filistin, hem yakın tarihte Osmanlı hâkimiyetinden çıkmış bir bölge olması hem de sahip olduğu dinî, kültürel ve jeopolitik önem sebebiyle kamuoyumuzun gündeminde daha geniş yer tutuyor. Doğu Türkistan’da ise sağlıklı bilgi edinme imkânlarının son derece sınırlı olması, uygulanan baskı ve asimilasyonun gerçek boyutlarının tespitini güçleştiriyor. Bu yazıda Çin’in Doğu Türkistan’a yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının tarihine daha yakından bakacağız.
Yirminci yüzyılın, özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında kurulan yeni dünya düzeninin İslam coğrafyasında açtığı yaralar hâlâ kapanmış değil. Bu yaralardan ikisi ise özellikle öne çıkıyor: Siyonist ideolojiden beslenen terör devleti İsrail’in işgal ve soykırım politikalarının doğurduğu Filistin meselesi ve Çin’in sistematik asimilasyon politikalarının hedefi hâline gelen Doğu Türkistan.
Filistin, hem yakın tarihte Osmanlı hâkimiyetinden çıkmış bir bölge olması hem de sahip olduğu dinî, kültürel ve jeopolitik önem sebebiyle kamuoyumuzun gündeminde daha geniş yer tutuyor. Doğu Türkistan ise ne yazık ki unutulmaya çok daha müsait. Bölgeden sağlıklı bilgi edinme imkânlarının son derece sınırlı olması, uygulanan baskı ve asimilasyonun gerçek boyutlarının tespitini güçleştiriyor. Buna bir de zaman zaman düzenlenen kontrollü ziyaretler ve bazı “gazetecilerin” de alet olduğu “Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde her şey yolunda” propagandası eklenince, hakikate ulaşmak daha da zorlaşıyor. Bu nedenle Doğu Türkistan konusunda kamuoyu bilincini canlı tutmak büyük önem taşıyor. Bugün gelinen noktayı daha berrak biçimde anlayabilmek amacıyla bu yazıda Çin’in Doğu Türkistan’a yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının tarihine daha yakından bakacağız.
Tarih boyunca Doğu Türkistan
Doğu Türkistan, tarih boyunca Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar başta olmak üzere birçok Türk devletine ev sahipliği yapmış, köklü bir Türk-İslam medeniyetinin şekillendiği kadim bir coğrafyadır. Asya’nın merkezinde ve tarihî İpek Yolu’nun kavşağında yer alan bu yurt, yüzyıllar boyunca ticaret yollarının, kültürlerin ve farklı medeniyetlerin buluşma noktalarından biri oldu.
Zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla stratejik konumu, Doğu Türkistan’ı tarih boyunca Çin açısından önemli bir hedef haline getirdi. On sekizinci yüzyılın ortalarında Cungar Hanlığı’ndaki iç karışıklıklardan yararlanan Qing İmparatorluğu, 1755-1760 yılları arasında bölgeyi işgal ederek “Birinci Mançu İstilası”nı başlatmıştı. Bölge halkının uzun süren bağımsızlık mücadelesi sonucunda 1863’te Yakup Beg önderliğinde bağımsız bir devlet kurulduysa da bu yapı 1876-1878 yıllarındaki “İkinci Mançu İstilası”yla ortadan kaldırıldı. Çin yönetimi 1884’te Doğu Türkistan’ı imparatorluğun on dokuzuncu eyaleti ilan etti. Bölgeye verilen “Xinjiang” (Şincan) yani “yeni toprak” veya “yeni kazanılmış toprak” adı, buranın Çin tarafından sonradan ele geçirilmiş bir bölge olduğunu da açıkça gösteriyordu.
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti
Doğu Türkistan, 1911’de Qing İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla merkezî yönetimden büyük ölçüde bağımsız hareket eden otoriter Çinli valilerin denetimine girdi. Yang Zengxin ve ardından Jin Shuren dönemlerinde ağır vergiler, yolsuzluklar ve millî-dinî hakları kısıtlayan uygulamalar halkın tepkisini giderek büyüttü. Bu tepki, 1931’de Kumul’da Hoca Niyaz ve Salih Dorga önderliğinde büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Kısa sürede Turfan, Hoten ve Kaşgar’a yayılan mücadele sonunda 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ilan edildi. Hoca Niyaz Cumhurbaşkanı, Sabit Damolla Başbakan oldu.
Bölge halkının bağımsızlık iradesini temsil eden bu genç Cumhuriyetin ömrü ise kısa sürdü. Sovyetler Birliği’nin Çinli askerî vali Sheng Shicai’ye sağladığı tank, uçak ve asker desteği sonucunda Cumhuriyet 1934’te yıkıldı. Doğu Türkistan, 1934-1944 arasında Sheng Shicai’nin diktatörlüğü altında ve büyük ölçüde Sovyet vesayetiyle yönetildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlerin zayıfladığını düşünen Sheng Shicai, yönünü Çan Kay Şek’in Milliyetçi Çin hükümetine çevirdi. Sovyet unsurlarını bölgeden çıkarmasının ardından Doğu Türkistan doğrudan Milliyetçi Çin ordusunun denetimine girdi.
Çinleştirme baskısının ağırlaşması üzerine 1944’te İli, diğer adıyla Gulca bölgesinde Ali Han Töre önderliğinde yeni bir ayaklanma başladı ve 12 Kasım’da İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Osman Batur gibi millî mücadele önderlerinin de katıldığı direnişle Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki geniş alanlar kurtarıldı. Ancak Doğu Türkistan’ın kaderi bir kez daha büyük devletler arasındaki pazarlıkların konusu oldu. Yalta Konferansı ve 1945 Çin-Sovyet Antlaşması sonrasında Stalin yönetimi ile Milliyetçi Çin hükümeti, bölgenin Çin egemenliği altında kalması konusunda uzlaştı. Diplomatik baskılarla Cumhuriyet feshedildi ve yerine karma bir hükümet kuruldu.
1949’da Mao Zedung liderliğindeki Çin Komünist Partisi’nin iç savaşı kazanmasının ardından Kızıl Ordu, Eylül ve Ekim aylarında Doğu Türkistan’a girdi. Bölgenin fiilen işgal edilmesi üzerine İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra gibi liderler ile binlerce Doğu Türkistanlı yurt dışına hicret etmek zorunda kaldı.
Çin Komünist Partisi ve sistematik asimilasyon dönemi
Çin Komünist Partisi idareyi ele geçirdikten sonra bölgenin demografik, siyasî ve toplumsal yapısını kökten değiştirmeye girişti. Mao’nun “Sincan iki bin yıldır Çin’in ayrılmaz parçasıdır” şeklinde ifade ettiği muharref tarih icadı, Doğu Türkistan’ın özerklik ve bağımsızlık taleplerini reddeden resmî söylemin temelini oluşturdu.
1950’lerde Wang Zhen komutasındaki kuvvetler, “devrim karşıtı unsurları ortadan kaldırma” adı altında geniş çaplı tasfiyeler yürüttü ve bu süreçte 250 binden fazla insanın öldürüldüğü belirtilmektedir. 1954’te kurulan Bingtuan, yani Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu ise hem askerî hem ekonomik bir denetim aracı hâline geldi. Tarım alanları, üretim tesisleri ve yeni yerleşimler bu yapının denetimine verilirken Han Çinlisi nüfus bölgeye sistemli biçimde taşındı.
1 Ekim 1955’te bölgenin statüsü kâğıt üzerinde “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak ilan edildi. Fakat esas yetki Pekin’in atadığı komünist yöneticilerin elinde kaldı. 1949’da nüfusun yalnızca yüzde 4’ünü oluşturan Han Çinlilerin oranı, devlet destekli göç ve iskân politikalarıyla yüzde 40’ın üzerine çıkarıldı. Yerli halk kendi yurdunda giderek azınlık durumuna düşürüldü.
“Kültür Devrimi” yıllarında ve sonrasında camiler, mescitler ve medreseler kapatıldı veya yıkıldı. Din adamları tutuklandı ve Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere dinî eserler imha edildi. Geleneksel kıyafetler hedef alınırken Uygur Türkçesiyle eğitim aşamalı biçimde sınırlandırıldı. Dinî ve millî kimliği korumaya yönelik barışçıl talepler ise “terörizm” ve “bölücülük” suçlamalarıyla bastırıldı.
Bu baskıların birikimi 2009’da büyük bir toplumsal patlamaya dönüştü. Guangdong’da zorla çalıştırılan Uygur gençlerine yönelik 26 Haziran tarihli ırkçı saldırıları protesto etmek için 5 Temmuz’da Urumçi’de düzenlenen gösteriler, güvenlik güçlerinin zırhlı araçlar ve gerçek mermilerle müdahalesi sonucu kanlı bir katliama dönüştü.
Toplama kampları
Xi Jinping’in 2012’de Çin Komünist Partisi Genel Sekreterliği görevine gelmesiyle baskı politikaları belirgin biçimde sertleşti. Pekin yönetimi, 11 Eylül sonrasında güç kazanan küresel “terörle mücadele” söylemini kullanarak Doğu Türkistan’daki uygulamalarını meşrulaştırmaya çalıştı. 2014’te “Teröre Karşı Sert Darbe Kampanyası”, 2016’da “Ulusal Terörle Mücadele Yasası”, 2017’de ise “Aşırılığı Yok Etme Yönetmelikleri” yürürlüğe sokuldu. İbadet, helal gıda tercihi, sakal bırakmak, dinî kıyafet giymek veya Uygurca konuşmak gibi gündelik davranışlar dahi şüpheli sayılmaya başladı.
2016’da bölgeye parti sekreteri olarak atanan Chen Quanguo döneminde baskı yeni bir safhaya geçti. 2017’den itibaren “siyasî yeniden eğitim merkezleri” adı verilen ve sayılarının 1.200’ü aştığı belirtilen toplama kampları yaygınlaştırıldı. Çeşitli raporlara göre milyonlarca Uygur, Kazak ve diğer Müslüman Türk, mahkeme kararı veya somut suç isnadı olmaksızın alıkonuldu. Kamplarda fizikî ve psikolojik işkence, dinî inancı ve ana dili reddetmeye zorlama, Komünist Parti’ye sadakat telkini ve fabrikalarda zorla çalıştırma uygulamalarına ilişkin çok sayıda tanıklık ortaya çıktı.

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hoca Niyaz
Baskı kamplarla sınırlı kalmadı. Uygur kadınlarına zorla doğum kontrolü ve kısırlaştırma uygulandığı, doğum oranlarının devlet eliyle düşürüldüğü bildirildi. “Kardeş Aile” projesiyle bir milyondan fazla Çinli görevlinin Uygur evlerine yerleştirilmesi aile mahremiyetini ortadan kaldırırken, anne ve babaları kamplara alınan yüz binlerce çocuk yatılı okullarda Çin dili ve kültürüyle yetiştirildi.
Doğu Türkistan aynı zamanda yüz tanıma kameraları, biyometrik ve DNA veri sistemleri ve hemen her mahallede kurulan güvenlik noktalarıyla dünyanın en sıkı denetlenen coğrafyalarından birine dönüştürüldü. İnsanların seyahatlerinden telefonlarına, ibadetlerinden sosyal ilişkilerine kadar gündelik hayatın hemen her alanı devletin takibi altına alındı.
Bölgenin petrol, doğal gaz, uranyum ve kömür kaynaklarıyla Çin’in küresel “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin merkezinde yer alması, Pekin yönetiminin Doğu Türkistan üzerindeki denetimini daha da önemli hâle getiriyor. Birleşmiş Milletler ve insan hakları kuruluşları burada yaşananları “insanlığa karşı suçlar” kapsamında değerlendirirken bazı devletler ve hukukçular bu politikaları “soykırım” olarak nitelendiriyor.
Taha Kılınç’ın geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği Doğu Türkistan ziyaretinin ardından kaleme aldığı ve büyük ilgi gören Doğu Türkistan Seyahatnamesi, bölgede yaşandığı bilinen ancak boyutları tam olarak kestirilemeyen dönüşümü, güvenilir ve ilk elden bir şahitlikle teyit etmektedir. Kılınç’ın aktardıklarına göre Çin yönetimi; kurduğu yüksek teknolojili kitlesel gözetim ağı, camilerin ve kadim mezarlıkların kapatılması yahut turistik ve eğlence amaçlı mekânlara dönüştürülmesi, Uygur kültürünün ilmî ve dinî derinliğinden koparılarak yalnızca yemek, müzik ve danstan ibaret folklorik bir gösteriye indirgenmesi yoluyla Doğu Türkistan halkının millî ve dinî kimliğini silmeye yönelik sistemli bir politika yürütmektedir.

Eski Kaşgar şehri kentsel dönüşüm bahanesiyle yıkıma uğratılırken.
Bütün bunlara rağmen tarihî tecrübeler ve sahadan aktarılan gözlemler, baskı ve asimilasyon politikalarının halkın hafızasındaki varoluş bilincini ve kimlik direncini bütünüyle ortadan kaldıramadığını da göstermektedir. Kadim İpek Yolu coğrafyasında yüzyıllardır varlığını sürdüren bu güçlü hafızanın, bütün baskılara rağmen yaşamaya devam edeceği ve nihayetinde asimilasyon politikalarına galip geleceği muhakkaktır. Ancak bu direncin varlığı, bugün yaşanan zulüm karşısında sessiz kalmayı mazur göstermez. Doğu Türkistan’daki baskıların sona erdirilmesi için hepimize, gücümüz ve imkânlarımız nispetinde sorumluluk düşmektedir.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.