1968 tarihli ilk yapıtı “Yaşayan Ölülerin Gecesi”nden bu yana “zombi” (dirilen ölü) efsanesini beyazperdede farklı bir açıdan yorumladığı filmleriyle tanınan George Andrew Romero, kariyerinin 17'inci çalışması “Ölümün Günlüğü”nde kendisini korku türünde ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren metaforik anlatımının da zirvesine çıkıyor.
Bir grup sinema okulu öğrencisi, yaşadıkları kentin yakınlarındaki ormanlık bir arazide bitirme tezi olarak korku temalı bir kısa film çekerlerken, son bir kaç gündür çekimler nedeniyle iyiden iyiye izole oldukları dış dünyada da olağan dışı bazı gelişmeler yaşanmaktadır. Televizyon izlemeye ancak gece yarısını bulan paydoslar sonrasında fırsat bulabilen kahramanlarımız, beyazcamın başına oturduklarında ABD topraklarında ürkütücü bir salgının yaşanmakta olduğunu ve çeşitli nedenlerle ölmüş olan binlerce kişinin son nefeslerini verdikten kısa bir süre sonra yeniden dirildiklerini şaşkınlık içinde öğrenirler. Ülkenin her köşesinde dirilerek diğer insanlara saldıran ölüler nedeniyle tam bir şok ve dehşet dalgası hakimdir; denetimi çok zor olan bu garip durum karşısında ise ülkedeki devlet otoritesi adım adım çökmektedir.
İlk şaşkınlıklarını atlattıktan sonra, gidebilecekleri en güvenli yerin aile ocağı olabileceğine kanaat getiren gençler, yanlarına mutsuz ve alkolik bir öğretmenlerini de alarak tekinsiz Amerikan otobanlarında yola koyulurlar. Bu arada yaşadıkları her olayı da amatör kameralarıyla filme almayı ihmal etmezler. Ancak, evlerine doğru uzanan şehirler arası yollar, her köşeyi kaplamış olan “zombiler” nedeniyle şimdi her zamankinden daha uzun ve birbirinden ürkünç tehlikelerle doludur.
Beyazperdede aşırı düzeyde (ve daha da önemlisi “gerekçesiz”) bir şiddet istismarı söz konusu olduğunda öteden beri beynime sıçrayan kanlara, bunlar eğer ki bir George A. Romero filminin görsel dekoruna dönüşmüşse ilk gençlik yıllarımdan bu yana çok özel bir hoşgörüm vardır. Çünkü, sinema tarihi bu denli kanlı görsel efetlerle bezeli korku filmleri yapıp da o filmlerin öykülerine böylesine önemli ve değerli mesajlar yedirebilen bir başka yönetmen daha görmedi.
Romero'nun, daha 1970'lerin başlarından itibaren kolayca sistemin dışında yuvarlanıp gidebilecek bir B-filmleri yönetmenine dönüşmesini engelleyen, popüler sinemanın dışına itilmesi şöyle dursun, onu günümüzde Hollywood'un en saygın isimleri arasına katan tılsım da tam olarak bu işte. Bir korku-gerilim filmi üst-dokusunun altında ustaca ilerleyip giden son derece ciddi ve dikkate değer alt-metinler…
Bugün gerçek bir sinema klasiği sayılan “Yaşayan Ölülerin Gecesi”ni 16 mm'lik yarı profesyonel bir kamera ve siyah-beyaz ham film kullanarak, 100 bin dolar civarında bir bütçeyle tamamlayan sanatçı, çılgınca tüketmeye dayalı bir toplumsal sistemin kaçınılmaz çöküşünden Amerikan toplumundaki siyah-beyaz çatışmasına kadar yığınla siyasal, sosyolojik ve psikolojik göndermeler yaptığı bu ilk filmiyle korku sineması tutkunlarının nezdinde müthiş bir prestij kazandı. 1970'lerin ilk yarısı boyunca anılan türün karanlık dehlizlerinde irili ufaklı denemeler eşliğinde gezinen, aynı dönemin ikinci yarısından itibaren de “Dead” (Ölüm) sözcüğüyle biten ünlü film serisine başlayan Romero, sırasıyla “Ölümün Şafağı” (Dawn of the Dead, 1978), “Ölümün Günü” (Day of the Dead,1985) ve “Ölümün Ülkesi” (Land of the Dead, 2005) filmlerini yaparak korku sinemasının gelmiş geçmiş en metaforik üçlemesine imza attı.
Ve “zombilerin kralı” olarak tanınan bu büyük sinemacı, şimdi de 68 yaşının olanca olgunluğu içinde, bu konsepti bir “üçleme” olmaktan çıkartıp daha da ötelere taşıyacağını haberleyen “Ölümün Günlüğü” (Diary of the Dead, 2008) ile karşımızda…
İlk gençliğimde bir kenar mahalle sinemasında gözlerim faltaşı gibi açılmış bir hâlde izlediğim “Ölümün Şafağı”ndan bu yana, istisnasız bütün George A. Romero filmlerini büyük bir beğeniyle takip ediyorum. Çünkü, tam olarak ne anlattığı anlaşılamayan bir Romero filmi izleyiciye ne denli boş ve gereksiz bir çaba olarak gözükürse, Üstad'ın kafasından geçenleri fark ettiğiniz anda ise onun yapıtları size artık tipik bir korku filmi olarak görünmemeye başlayacaktır. Sorun şu ki Romero metaforlarını çözmek için normal filmlere göre birazcık daha fazla efor sarf etmeniz gerekiyor. Bütün bu vahşi kan banyosu, gözü dönmüş zombilerin ısırmalarıyla kopup duran beden parçaları, bir sürü irtiltici özel efekt ve insanın sinirlerini gerim gerim geren elektronik müzikler, onun “liberal kapitalist düzen ile ciddi meseleleri olan” sinemasında yalnızca bir “tamamlayıcı sos”tur. 1968 yapımı klasik başyapıtı “Yaşayan Ölülerin Gecesi”nden bu yana, gerçekte hep aynı temanın çevresinde dolanıp duran son derece “siyasal filmler”dir bunlar… Ve gayet dinsel nitelikli alt-metinlere sahiptirler.
İlk dönem filmlerinde böylesi keskin mesajları çok daha alttan alta vermeyi yeğleyen Romero, 70'ine merdiven dayadığı bu son dönemde çektiği (ki internetteki bazı haberlere göre devamının da senaryosunu yazmış, 2009'da da onu çekecekmiş) “Ölümün Günlüğü”nde ise mesajlarını çok daha doğrudan aktarmayı yeğlemişe benziyor. Kimbilir, bu acele de belki dünya hayatında artık pek fazla zamanı kalmadığını hissetmesinden dolayı olabilir.
Tüyler ürpertici bir başlangıç sahnesiyle açılan “Ölümün Günlüğü”, aile ocağının gençler için değerini hiç bir zaman yitirmeyecek aslî bir sığınak oluşundan, zombiye dönüşen insanların iğrenç tavırlarıyla aslında bunu fazlasıyla hak ettiklerine yönelik göndermeleri ve medyanın yalın gerçekleri saptırma üzerine kurulu manipülatif yayıncılık anlaşına kadar, bozuk bir düzenin yığınla çürüklüğüne hababam giydiriyor. Öyle ki kanlı gösteriler zincirinin artık zirveye ulaştığı en son sahnede “Biz gerçekten de kurtarılmayı hak ediyor muyuz?” sorusuna kadar sürüp gidiyor bu eleştiri bombardımanı…
Romero sinemasının zahirî cephesindeki birbirinden kanlı özel efekt gösterilerine yabancıysanız, “gore” tarzı böyle bir film de size doğal olarak pek iyi gelmeyecektir. Ancak, aynı yönetmenin beyazperdedeki genel yönetmenlik serencamına birazcık olsun âşinaysanız, onun -âdeta Necip Fazıl'ın şu unutulmaz dizelerinin kameranın diline uyarlanmış hâlini andıran- kanlı görüntülerini izlerken, filmini farklı bir düzlemde ele almanız da kaçınılmaz olacaktır:
“Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?”









