Kolaycı tarafım ikide bir tutturuyor: "Bu memleket çok büyük bir memleket, bu topraklar çok bereketli topraklar, ama biz var ya biz, adam olmayız. Geldik gidiyoruz, değişmedi hiç belimizi büken ağırlıklar, ayağımıza dolanan meseleler..."
Doğrucu tarafım hemen itiraz ediyor: "Hiçbir şeyin değişmemiş olması; o meselelerin zamana karşı dayanıklılığından mı, yoksa bizim o meselelerin halli konusundaki konusundaki büyük aymazlık ve gayretsizliğimizden mi kaynaklanıyor acaba?"
* * *
Adalet denince bu topraklarda yaşayan herkesin içine aynı anda serinlik düştüğü, ferahlık düştüğü son tarihi hangi zamanın takvimleri göstermişti acaba? Hangimiz sesini, öfkesini, isyanını bastırmadan iki laf edebilir yolu düşmüşse mevzuun adalete. Hangimizin boğazının düğümlerinde, burnunun direğinde, yüreğinin orta yerinde sızım sızım sızlayan, sessiz sessiz kanayan, ince ince ağrıyan bir adalet yarası yok! Niye böyle? Niye böyleyiz? Bilmiyor muyuz ki, adalet kuşunu incitenin, harab olur göğüs kafesi! Bilmiyor muyuz ki, kırılırsa ince yerinden hakkaniyet direği, taşıyamaz da bu yükü, yerle yeksan olur insaniyet sarayının devasa kubbesi!
* * *
Gücü olanın, kudreti olanın, kavurucu sıcakta altına sığınacak gölgesi olanın o kadar değil belki; ama öksüz olanın, sahipsiz olanın, zayıf olanın, yoksul ve yoksun olanın, mahzun ve mazlum olanın bir damla su, bir lokma ekmek kadar büyük ihtiyacıdır adalet! Masumiyeti hayata mihenk tutacaksak; önce masumiyete hürmetimiz olacak. Bu da yetmez; adalet hakkında, suç hakkında ve suça nazaran ceza hakkında esaslı ve şaşmaz bir ölçü tutturacağız. Yoksa sadece hakkı ve hakkaniyeti değil; hakikati de kaybederiz günleri gevelerken.
* * *
Kolaycı tarafım diyor ki: "Biz beceremiyoruz bu işi, bulamıyoruz hiçbir derdimizin çaresini!" Doğrucu tarafım karşı çıkıyor yine: "Bulamıyoruz; çünkü, market raflarında arıyoruz biz çareyi. Bir insan bir şeyi kaybettiği yerde ararsa bulur ancak. Biz çareden önce, çareyi kaybettiğimiz yeri aramak ve bulmak mecburiyetindeyiz!"
* * *
Manisalı gençler... Baklava çalan çocuklar... Taş atan çocuklar... Ve nihayet poşu takan bir başka genç! Aklımıza sığdırsak, izanımıza sığmayan hadiselerden sadece birkaçı... Bazılarında suç tespit edilmiş, vicdan ikna olmamış. Bazılarında suçun iddiası var, delili yok. Bazılarında suç var, mantığı yok. Bazılarında ne suç var, ne insanlık... Bütün bu hadiseler bir film şeridi gibi toplumsal sahnemizden gelip geçmiş, kimsenin kılı kıpırdamamış. Cezanın orantısızlığını ittifakla keşfimiz ateş topunun sahaya düşmesini beklemiş. Mesele ayak topu olunca, kamusal insaf tribünde yerini almakta da, tezahürata başlamakta da saniye gecikmemiş! Geriye yaralanmış çocukluklar, kaybolan gençlikler, kırılan umutlar kalmış.
* * *
Başörtüsü siyasi simgedir dendi, suç yaftası üstüne asıldı. Şimdi poşu da suç delili... Vicdanlar için de deli gömlegi mi ısmarlayalım!
* * *
Eskiden aynaya kendini en dibine kadar görüp yüzleşmek için bakardı insan.
Şimdi saçını taramak için bakıyor!
Galiba ahir zaman, tam da bu demek!
Başlıklar :

