Demokrasimizin seyri ve Kırmızı Kitap...

00:007/02/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Abdullah Muradoğlu

Kaldırılan EMASYA''nın ve yanısıra Balyoz Harekat Planı''nın dayanağı olarak gösterilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi''nde toplumun beklentilerine uygun bir şekilde köklü değişiklikler yapılabileceğini hem Başbakan Erdoğan ve hem de Cumhurbaşkanı Gül kamuoyuna açıkladı“Kırmızı Kitap” adıyla ünlenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi''nin yasal bakımdan bir genelge olmasına karşın adeta bir ''gizli anayasa'' hüviyeti kazandığına inanılıyordu.Kırmızı Kitap''ın efsanevi bir nitelik kazanmasının sorumluları

Kaldırılan EMASYA''nın ve yanısıra Balyoz Harekat Planı''nın dayanağı olarak gösterilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi''nde toplumun beklentilerine uygun bir şekilde köklü değişiklikler yapılabileceğini hem Başbakan Erdoğan ve hem de Cumhurbaşkanı Gül kamuoyuna açıkladı

“Kırmızı Kitap” adıyla ünlenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi''nin yasal bakımdan bir genelge olmasına karşın adeta bir ''gizli anayasa'' hüviyeti kazandığına inanılıyordu.

Kırmızı Kitap''ın efsanevi bir nitelik kazanmasının sorumluları biraz da sivil siyasetçiler..

Bildikleri bir gerçeği bizlerden sakladılar.

İktidar oldukları halde muktedir olamadıklarını söyleme cesareti ve dürüstlüğünü gösteremediler.

Eski Başbakan müsteşarlarından Hasan Celal Güzel, Kırmızı Kitap''ın varlığından çoğu bakanın haberinin bile olmadığını söylemişti.

Meğer sadece müsteşarlara, yani bürokratlara verilirmiş Kırmızı Kitap.

Her ülkenin bir milli güvenlik siyaset belgesi olabilir, bunda bir mahzur yok. Asıl önemli olan devlette devamlılık prensibine uygun şekilde böyle bir belgenin hangi kriterler çerçevesinde ve hangi yöntemlerle hazırlanabileceğidir.

Sivillerin başının üstünde demoklesin kılıcı gibi sallanan bir Kırmızı Kitap''ın tartışması bile yapılamamıştır.

İÇ DÜŞMAN - DIŞ DÜŞMAN

Milli Güvenliği ve tabiki milletin güvenliğini pekiştirmesi gereken bir belgenin demokrasimizin yer yer kesintiye uğratılmasında ve hukuk devletinin işlerliğinin engellemesinde bir meşruiyet kaynağı olarak kullanılmasının muhakkak önüne geçilmelidir diye düşünüyorum.

Milleti bileşenlerine ayırmak ve kimi bileşenlerinin de bir iç tehdit şeklinde belirlenmesi bizatihi milli güvenlik kavramına muhaliftir.

Bu yanlıştan dönülmesi ve bu tür belgelerin hazırlanmasında bir şeffaflık sağlanması gerekiyor.

Soğuk savaş döneminin taraflarının politikalarına ve NATO gibi uluslararası askeri kuruluşların “iç düşman-dış düşman” konseptiyle uyum içerisinde değerlendirildiğinde mahiyeti değişmiş bir başka güvenlik kavramı çıkıyor karşımıza..

Falan dönemde ''Komünizm''in, filan dönemde ''İrtica''nın başdüşman olarak belirlenmesi ve siyasetin ve hukukun koordinatlarını bu konseptlere göre uyarlama girişimlerinin yol açtığı sorunlarla boğuştuk onyıllarca.

Ve her on yılda bir yüzbinlerce mağdur ürettik..

Neredeyse Türkiye''nin NATO''ya üyeliğiyle başlayan bir tarihi var bu Kırmızı Kitap''ın.

“Kırmızı Kitap” bizatihi yasama, yürütme ve yargı olarak biçimlenmiş bir devletin değil, devletin içindeki bir gücün kırmızı çizgilerini gösteriyor.

Bu yüzden “gizli anayasa” olarak yorumlanması boşuna değil.

Çünkü hiçbir yasa, genelge, Milli Güvenlik Siyaset Belgesine aykırılık taşıyamaz ve kamu kurum ve kuruluşları belirlenen çerçeve dışında hareket edemez..

Dolayısıyla ne yargının, ne yasamanın, ne yürütmenin, ne basının ne de üniversitelerin bağımsızlığından söz edebilirsiniz.

Bakın yıllar önce neler söylemiş Hasan Celal Güzel:

“Bu kitap gerektiğinde ''gizli anayasa'' gibi kullanılıyor ve engelleyici oluyor. ''Milli Siyaset Belgesi''nin falanca maddesine uymuyor'' denildiğinde, o kanun veya kararname çıkarılamıyor. Yani ikinci bir anayasa olarak Demokles''in kılıcı gibi üzerinizde sallanıyor. Mesela MGK ve MGK Genel Sekreterliği de öyleydi. Her konu milli güvenlik kavramına sokulabiliyordu. Öyle yetkiler verilmişti ki, tarım ve enerji işlerine de, YSE müdürüne de karışabilirdi..”

Bu mantıkla hareket ettiğinizde Devlet Güvenlik Mahkemeleri''ne gidersiniz, EMASYA''ya gidersiniz..

Daha da olmazsa, doğrudan siyasi idareye müdahaleye gidersiniz.

İNÖNÜ''NÜN BAKIŞI

Yakın tarihimiz sonuçlandırılmış yahut akamete uğratılmış girişimlerle dolu.

Sadece son iki, üç yıl içinde dört beş darbe girişimini tartıştık.

Bu tablolar Türkiye''ye yakışıyor mu?

CHP Lideri İsmet İnönü, 12 Mart 1971''de verilen bir askeri muhtıra neticesinde Süleyman Demirel Hükümeti''nin düşürülmesi üzerine şunları söylemişti:

“Türkiye zaman zaman restorasyon dönemlerine girer, o dönemlere girildi mi ordu müdahale eder, bir süre kalır ve ayrılır. Bir süre geçer ve biz politikacılar işleri yine bozarız, yine ordu müdahale eder. Bu böyle gidecektir ve bu onarım dönemleri de git gide sıklaşacaktır..”

Türkiye''nin ilk ve en eski siyasi partisinin bir liderinin sarf ettiği bu cümleler demokrasi tarihimizin dramatik öyküsünü özetliyor.

ECEVİT GELENEĞİ BOZDU

Oysa aynı partinin genel sekreteri Bülent Ecevit, sivil siyaseti ve demokrasiyi kesintiye uğratan “12 Mart” muhtırasını içine sindiremediği için görevinden istifa etmiş ve daha sonra da İsmet Paşa''ya isyan bayrağını çekmiş, CHP''nin efsanevi liderini devirerek partinin başına geçmişti.

İsmet Paşa''nın askeri demokrasisi ile Ecevit''in sivil demokrasisi karşı karşıya gelmişti.

12 Mart''ın mağduru Süleyman Demirel ve Ecevit işbirliğine giderek, Meclis''e bir dayatmayla kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmek isteyen Genelkurmay başkanı Org. Faruk Gürler''in girişimini akamete uğratmışlardı.

Genelkurmayın Gürler''in arkasındaki desteği çekmesinin de bunda rolü olduğunu hatırlatalım.

1961 Anayasası ile anayasal bir kurum olarak düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu 12 Mart döneminde tadilata uğratılmıştı ve böylece sivil siyasetin üzerinde gideceği raylar döşenmişti.

Demirel ve Ecevit aynı işbirliğini 11 Eylül 1980''de yeni cumhurbaşkanını seçmekte yapmadıkları için 12 Eylül''ün mağdur siyasetçileri arasına girmişlerdi.

11 Eylül''de biraraya gelemeyen iki lider darbeciler tarafından gönderildikleri Zincirbozan''da buluşmuşlardı.

1982 Anayasasında da MGK''ya ilişkin maddeler yeniden düzenlenerek daha da güçlendirilmişti.

İsmet Paşa''nın yukarıda askeri darbelerle ilgili olarak söyledikleri bana Yunan mitolojisinde yer alan “Sisyphos”un öyküsünü hatırlattı..

Korinthos Kralı Sisyphos, öldükten sonra öbür dünyada bir cezaya çarptırılır. Sisphos, bir kayayı yokuş yukarı itmeye mecbur edilmiştir. Cezası kayayı yukarı çıkarmaktır ama çabaları boşunadır. Çünkü kaya tam tepeye vardığında elinden alınarak her seferinde aşağı yuvarlanmaktadır.

Bu böyle sürüp gider. Umarım bizim demokrasimizin kaderi Sisyphos''un kaderine benzemez.

Dışişleri de Kırmızı Kitap''la ilgilenmiş!

Kırmızı Kitap''ın NATO''nun düşman ve dost konseptiyle paralel bir şekilde hazırlandığından söz etmiştik.

Özel Harp Dairesi''nin de bu konsept çervesinde, Türkiye''nin dış düşman tarafından işgal edilmesi durumunda cephe gerisinde bir savunma yapacak biçimde organize edildiğini biliyoruz.

Ama iş orada kalmadı ve çerçeve iç politikaya tesir edecek biçimde genişletildi.

Kırmızı Kitap ve NATO ilişkisinden söz eden isimlerden birisi de emekli diplomat Kemal Girgin oldu.

Girgin, 1965-1967 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı NATO Dairesi''nda görev yaptığı sırada Kırmızı Kitap''la tanışmıştı.

1998''de yayımlanan “Dünyanın Dört Bucağı” isimli anılarında Kırmızı Kitap''tan bahseder Girgin.

Girgin''in görevi, NATO Dairesi''nin Lojistik işlerine bakan IV. Şube''yi idare etmekti.

Şubenin Genelkurmay, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ile de yakın temasları vardı.

IV. Şubenin görevleri arasında Türkiyenin bir savaş halinde sivil kesimdeki hazırlıklarını NATO''yla uyumlu biçimde planlamak ve çalışmaları koordine etmekti.

Girgin''e göre bu işlere teknik dilde “Sivil Olağanüstü Hal Planlaması” deniliyordu(Olağanüstü hal planlaması bize Balyoz Harekat Planı''nı hatırlatmıyor mu sevgili okurlar?).

Bir görev değişikliği esnasında şubedeki işlerini devretme hazırlığı yapıyordu Girgin.

Gelin gerisini Girgin''den dinleyelim.

“Bu arada işlerimi yakinen ilgilendiren ''Milli Güvenlik Politikamızın Esasları'' üzerine kırmızı ciltli ince dokümanı da son bir defa inceleyerek yetkililere devrettim. Bu belge o zamanlar ilk şeklindeydi. İçinde, savaş zamanı alınacak tedbirler, tehditler ve prensipler yer almaktaydı. Orada, ismi kaydedilerek, bir komşu ülkeyle ''harp'' ihtimalinden bahsolunuyordu. Diğer hususlar genel ifade ve formülasyonlar şeklindeydi..”

Türkiye halen NATO üyesi ama uluslararası sistem de köklü bir değişimin eşiğinde.

Sadece NATO değil,”IMF”, “Dünya Bankası”, “Birleşmiş Milletler” gibi dünya politikasını biçimlendiren uluslararası kuruluşlarda da yeni durumlara uygun düzenlemeler ciddi olarak tartışılıyor.

Türkiye komşularıyla çok yönlü iyi dostluk ilişkileri kurma çabası içerisindedir ve bu konuda büyük mesafeler almıştır.

Dolayısıyla eski konseptlerde ısrar etmenin alemi yok.

İlk defa 28 Şubat''ta duyduk

Sadece çok az insanın bildiği Kırmızı Kitap''tan bizim gibi sıradan vatandaşların haberdar olması yenidir sevgili okurlar.

Devlet sırrı gibi saklanan Kırmızı Kitap''ın varlığı “28 Şubat” sürecinde ortaya çıktı.

Kırmızı Kitap''tan ilk söz eden de yanlış hatırlamıyorsam merhum MHP Lideri Alparslan Türkeş idi.

“Devletin kırmızı bir kitabı var” diyen Türkeş bu kitabı 1961 yılında görmüştü.

Kırmızı ciltli kitabın adı ise “Milli Güvenlik Politikasının Esasları” idi,

NATO''da görev yapmış bir kurmay subay olan Türkeş “27 Mayıs” darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi''nden 13 Kasım''da tasfiye edilip Hindistan''a askeri ataşe olarak gönderildikten sonra bu kitabı görmüş demek ki..

Ama tartışmayı asıl başlatan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz oldu.

Süleyman Demirel''in Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Başbakan olan DYP Genel Başkanı Tansu Çiller''in Kürt sorunuyla ilgili olarak yaptığı bazı çıkışlar üzerine Mesut Yılmaz şunları söylemişti:

“Devletin kırmızı çizgileri var; böyle açıklamalar yapmadan önce Tansu Çiller''e küçük kırmızı kitabı okumasını tavsiye ederim”

Refah-Yol Hükümeti''ni düşüren “28 Şubat” kararları da bu Kırmızı Kitap''tan mülhem idi.

İşte bu 28 Şubat''ın Başbakanlık koltuğuna taşıdığı Mesut Yılmaz şunları söylemişti:

“Kırmızı kaplı bir kitap var ve devletin milli güvenlik siyaset belgesi burada yazılıdır. Bundan böyle hiçbir yasa, genelge ve yönetmelik bu belgeye aykırı olamaz.”

Yaptığı başka bir konuşmada da ulusal güvenliğin bir sendrom haline geldiğinden söz ederek ulusal güvenlik konseptinin değiştirilmesi gerektiğini belirten de Yılmaz olmuştu 2001''de.

“Yapılması gereken her işte karşımıza ulusal güvenlik meselesi çıkarılıyor. Buna bir son verilmesi lazım” demişti.

Yılmaz''a göre milli güvenlik konseptinin üzerindeki perdeyi kaldırmak gerekiyordu.

Bu sözleri ederken Yılmaz Başbakanlık koltuğunda değildi, o koltukta Bülent Ecevit oturuyordu.

Yılmaz, hem Genelkurmay''la polemiğe girmiş, hem de Ecevit''le ters düşmüştü.

Perde kalkmadı ama tartışmalar da hep sürdü.

AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan da belgeyi 2003 yılında Başbakan olduğunda görmüştü.

Belgede AK Parti''yi destekleyen camiaların iç tehdit olarak yorumlanabileceği ibareler vardı ve başbakan Erdoğan Kırmızı Kitabı okuyup bitirdiğinde tüyler ürpertici bir tabloyla yüzyüze gelmişti.

Sivil irade ortaya konulduğunda her zaman önemli sonuçlar doğurur.

Başbakan Erdoğan''ın girişimiyle siyaset belgesinde çok ciddi değişiklikler gerçekleştirilmişti.

Dolayısıyla önceki dönemlerde hazırlanan Kırmızı Kitapla şimdiki Kırmızı Kitap aynı değil.

Geçenlerde TRT''de bir programa konuşan Başbakan Erdoğan “Siyaset belgesi ile ilgili eksiklikler üzerinde çalıştık ve 2010 için atacağımız adımda da demokratik sürecin gereği neyse bunu yapacağız'' dedi.

Türkiye 21. yüzyılda milletle devletin barışık olduğu ve askeriyle siviliyle demokrasiyi kesintiye uğratacak zihniyetlerden arınmış bir şekilde uluslar arası platformdaki saygın yerini almalıdır.

Bunun yolu da Türkiye''yi dar alanlara sıkıştıran ve halkı rahatsız eden belgelerden bir bir kurtulmaktan geçiyor.