Ramazan vesilesi ile Türk toplumunun hayatından dini çıkarmanın ne kadar zor bir şey olduğunu bir kez daha anladım. Zor çünkü bu halk ibadetlerini yapmasa da inançlarından şüphede olsa da, yer yer islam allerjisi taşısa da geldiği coğrafyanın da etkisi ile illa da cennete gitmek istiyor. Anne babasının bedduasını almaktan korkuyor, nazardan büyüden ürküyor, kader çizgisini değiştirmenin formüllerini arıyor. Cennete gidince de illa iyi bir yerde köşk istiyor (ben dahil). Menkıbeleri,veli hikayelerini dinlemekten hoşlanıyor, teknik diyebileceğimiz konulardaki dini meselelere kafasına takıp bunun üzerine tartışmayı seviyor. Kaç tesbih, kaç dua, hangi sure formüllerini ezberlemek istiyor. Dinen de hukuken de yasak kabul edilen işlerde çalışsa da illa kazancının helal olmasını arzu ediyor. Yani helal kazanmak diye bir kaygısı var, fiiliyata geçer geçmez o ayrı...
Harf devrimi ile başlayan bir tartışmayı hala sürdürüyor. “Kuran''ı türkçe harflerle okusam sevap olur mu”, “mealindan hatim yapsam olur mu” sorusunu bıkmadan soruyor. Bayram günleri, kandiller, kadir geceleri itina ile kutlanıyor. Hatta bin aydan hayırlı kabul edilen kadir gecesinin tayin edilen gece olup olmadığından illa da emin olmak istiyor.
Ramazan''da yaptığım programlar vesilesi ile her kesimden gelen soruları itina ile okuyor ve dinliyorum. Ve görüyorum ki bu topraklardan dini duyguyu çekip almak mümkün değil, peygamber sevgisini, Allah korkusunu unutturmak mümkün değil. Rüyalarındaki işaretleri çok önemseyen, “peygamberi rüyamda bir kere olsun görmek için neler vermezdim” diyen bir halk var karşımızda.
Sorulardan anlıyorum ki; evet cennete gitmek istiyoruz ama dini de öğrenmek istiyoruz. Dinin felsefesini anlamak, içselleştirmek yerine, hızlı çözüm oluşturacak vicdanımızı susturacak, içimize ferahlatacak formüllere daha çok itibar etsek de dinimizi öğrenmek istiyoruz.
Bugün içinde yaşadığımız kaos ortamında sorularımız çok. Cevaplara ihtiyacımız var. Peki kim verecek bu cevapları... Menkıbeler, veli hikayeleri, misaller şahsi yaşantılar bize ne anlatıyor diye düşünüyorum çoğu kez. Binlerce çalışanı olan bir işyerinde emrinde çalışanların kim olduğunu bile bilmeyen bir patron için alınteri ya da hak kavramını bize hangi misaller anlatabilir. “Eğlencenin doruklarında olmak” arayışı ile yaşamanın önemsendiği, hazcı yaklaşımlar ve bencilliğin kişilik gelişimi olarak tanımlandığı , tüketerek varolmanın en önemli varoluş sayıldığı bir çağda “ cevaplar cevap oluyor mu” sorusunu zihnimden atabilmiş değilim. Cevaplayamadığımız soruların sayısı ise bir hayli fazla.
Soruyu soranlar dünyası ile cevaplayanların dünyası arasında farklar, bazen de uçurumlar dini sorularda doğru iletişimin önündeki en büyük engel gibi görünüyor.
Mahalle farklarının dini anlama ve anlatmada yanlış anlamalara sebebebiyet verdiği bir gerçek. Toplumsal huzuru önemli biçimde bozan tartışmaların sebepleri arasında, dini kavramları kullananlarda da anlayamayanlarda da mahalle farkı kendini belli ediyor. Çocukluğumuz, bilinçaltımız dışa vuruyor çoğu zaman. Hidayet romanları okuyarak büyüyen bir kuşak ile Bukowski okuyarak büyüyenler arasında dil farkı, din farkını da beraberinde getiriyor. Gönüller bir olsa da!
...
Siyaset bugünlerde gündemimde değil, ama Dengir Mir Fırat ile Kemal Kılıçdaroğlu''nun tartışmasını ilgi ile dinledim. Meselenin içeriğinden ziyade tartışmanın kendisi, medeni ölçülerle yapılması önemliydi. Tartışmayı son derece şeffaf ve demokratik bir tutum olarak gördüm, darısı diğer tartışma mevzularını başına diyorum.
Başlıklar :

