Meslek sahibi kadınlar genellikle kadınca işleri ile anılmak istemezler. Bendeki bu yargıyı ilk olarak Alev Alatlı yıkmıştı. DPT''de çalıştığı yıllarda minibüste akşam eve giderken fasulye ayıklamasını son derece olağan bir iş olarak anlatarak. Sonraları birçok kadın yazar ile en verimli sohbetleri başta kendi evim olmak üzere mutfakta yapmışızdır. Aslında çalışan yazan çizen kadın olmanın ev işlerimizi azaltmadığını, bilakis artırdığını hepimiz biliriz. İşte en yoğun, evde en hafif günlerimde basit bir ev kazası geçirmem ve akabindeki ameliyatın öncesi ve sonrası, bana yeni gözlem alanları sundu. Yarı uyuşuk halimle, ilk defa ameliyat olan birisinin izlenimleri olarak, dikkatimi çekenleri yazmak istiyorum; malum birinci gündem kendi özel gündemimiz. Allahtan sol kolumu kırmışım.
İşte hasta yatağımda aldığım notlar, bir devlet hastanesi penceresinden…
Sağlık sektöründe hastaların sorunları nisbi olarak çözüldü, birçok konuda devlet hastaya büyük avantajlar sağlıyor. Ancak gördüğüm kadarı ile doktorların çalışma koşulları insan üstü bir efor istiyor. 12 saat boyunca neredeyse günde ortalama 90 ameliyatın yapıldığı ameliyathanede çalışan, anestezistlerin ve cerrahların çalışma ritmi sahiden akla ziyan. Her ne kadar orada hastanın adı yoksa da, onların gözünde sadece dirsek, fıtık, göz, beyin, kol, bacak, karın, böbrek iseniz de... Ameliyathaneye girmek için beklerken hastabakıcıların "al kolu", "ver gözü" şeklindeki bağırışları insanda bütün uzuvlarına sahip çıkma konusunda derin bir refleks uyandırıyor.
Gün aşırı nöbet tutan asistanların hali ise ''memleketin en zeki çocuklarına ne yapıyoruz, reva mı bu muamele'' düşüncesine sevk ediyor insanı. Üniversite sınavlarında tıp fakültesine girebilmek için nerdeyse ilkokuldan itibaren en iyi olmak zorunda kalan, ardından 6 sene tıp fakültesi, 4 yıl ihtisas, kesin itaat isteyen usta çırak ilişkisi ve bir de akademik kariyer isteniyorsa kölelik düzeni içinde geçen bir ömür, sanki zekanın, çalışkanlığın, en iyi olmanın mükafatı gibi değil de cezası gibi geliyor insana... Bu arada 30 yaşını geçmiş, hayatının en güzel yıllarını çok çalışarak geçirmiş bir hayatın ardındaki büyük emek, özveri ve sıfır hata payı isteyen bu mesleği gördüğüm koşullarda yapmak… Doktorlar için sağlık sistemi kesinlikle yeniden gözden geçirilmeli. Devlet hastanelerinde dışarıdaki imkanlara rağmen kalmayı tercih eden bu doktorlarımıza gerçekten özenmek gerekiyor.
Asistan doktor "hocam ihaleyi açtım tamam hastayı yatırabiliriz" deyince ''ne, yoksa beni mi ihaleye çıkarıyorlar?'' paniğine kapıldım. Bunun bir bürokratik süreç olduğunu kavramam zaman aldı. Devlet hastanelerinde bürokrasi, azalmış hali ile bile bezdirici... 5 santimlik dirseğim için ihale açıldı. Doktorların dilinden "fıtık ihalesi", "apandisit ihalesi" gibi sözleri duymak yadırgatıcı olsa da bu, onların mesailerinin büyük bir parçası. Ameliyatların, hasta tedavisinin yanı sıra bu amansız bürokrasi doktorların mesai ve enerjilerinin yanlış kullanımından başka bir şey değil.
12 saat yoğun mesai ile çalışan anestezi uzmanlarının hali ise, insan hayatını elinde tutan bir meslek için durumu daha da vahimleştiriyor. Tamam, tıp okuyanlar en zekiler, en çalışkanlar ama sonuçta hepsi de insan. İnsanca koşullar için 40 yaşını beklemek zorunda olmamalılar. Kızımın doktor olmasını istemekten vazgeçtim neredeyse...
Dirseğimi büyük başarı ile onaran tüm ekibe, başta Doç. Dr. Şenol Akman olmak üzere teşekkür ederim.
ADLİ AKTİVİST
Çevreci-muhalif, kadın hakları, insan hakları gibi konularda sözleri olan aktivistler biliriz. Biraz marjinaldirler, neyse alanları olan konuya kafayı takıp herkesi ikna etmeye çalışır, gösteriler düzenler, bildiriler yayınlayıp dururlar. Son günlerde yargıçların yayınladığı bildiriler de bu aktivistlerin eylemlerini çağrıştırıyor.
"Adli Aktivist". Bu kavramı ilk olarak Amerikalılar kullanmışlar. Alev Alatlı''nın bir yazısında rastladığım bu kavram "Adli iktidarın suistimali" anlamına geliyor. "Bu tanım, yargıçların mahkeme kararlarını Amerikan Anayasasını ya da ülkenin yazılı/yazısız kanun veya içtihatlarının değil, kendi siyasi doğruların üzerine bina ettikleri süreci anlatır."
"Adli Eylemcilik" muhalifleri, yargıçlar, koşullar ne olursa olsun, yasanın harfine uygun hareket etmesi gerektiğini savunuyorlar. Onlara göre, aksi, yargıçların kendi yasalarını yazmaları anlamına gelir ki, bu "Yasama Erkinin Gaspı" demektir. Ayrıca bu durum, kanunlara itaati imkânsız kılar. Onlara göre "yaşayan anayasa" oluşturma düşüncesi de işlevsel değildir. Bu düşünce, kimin ne zaman hangi kararı vereceğini kestirmeyi imkânsız kılar, kaosa yol açar; gayri ciddi davaların açılmasına neden olur. Dahası, kuvvetler ayrımı ilkesini ihlal eder. Yasalara müdahale eden yargıçlar, yasa-dışı iş yapmış olurlar. "Adli eylemcilik" muhaliflerinin bir adı da "asılcılar". Dini alandaki "köktenciler"i hatırlatan bu terim, yasanın ilk haline sadık kalınması gereğini savunuyor. " (www.alev alatli.com)
Doğrusu başka alanlardaki aktivistler sürekli tartışma konusu edilirken, değişime direnen adli aktivistlerin tüm bir ülkenin geleceğini etkileme güçleri niye tartışılamaz, anlamak güç.
Hele de bizim gibi hayatı sorgulamak üzerine kurulmuş nesiller için.
Ayrıca bu kavramın kaynağı Amerika, adli aktivistlere karşı önlem de geliştirmiş, mesela mahkeme paketleme yöntemi…
Yalnız değiliz...
Başlıklar :

