​Osmanlı padişahlarının dini hassasiyetleri

04:0025/01/2026, Pazar
G: 25/01/2026, Pazar
Dursun Gürlek

Eski gazetelerde ve birtakım dergilerde, yazılarını ilgiyle okuduğum kalem erbabından biri de merhum Hakkı Şinasi Çoruh’dur. Özellikle Şevket Rado’nun çıkardığı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredilen makalelerini defalarca gözden geçirdim. Hatta bunlardan bazılarını kesip sakladım. Bir gün Cağaloğlu’ndaki Diyanet Kitabevi’nde, Metin Mergen’in odasında kendisiyle tanışınca, şahsına duyduğum gıyabi muhabbet daha da ziyadeleşti. Geçen gün eski dosyaları, evrak-ı perişanı karıştırırken merhumun işte

Eski gazetelerde ve birtakım dergilerde, yazılarını ilgiyle okuduğum kalem erbabından biri de merhum Hakkı Şinasi Çoruh’dur. Özellikle Şevket Rado’nun çıkardığı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredilen makalelerini defalarca gözden geçirdim. Hatta bunlardan bazılarını kesip sakladım. Bir gün Cağaloğlu’ndaki Diyanet Kitabevi’nde, Metin Mergen’in odasında kendisiyle tanışınca, şahsına duyduğum gıyabi muhabbet daha da ziyadeleşti.

Geçen gün eski dosyaları, evrak-ı perişanı karıştırırken merhumun işte böyle kesip sakladığım bir yazısıyla karşılaştım. “Tozlardan Yapılan Kerpiç” başlığını taşıyan ve 22 Eylül 1981 tarihli Dünyada ve Türkiye’de Sabah gazetesinde yayımlanan bu makaleyi bir kere daha ilgiyle okudum. Yıllar önce neşredilen bu yazının verdiği ilhamla toz, toprak ve çamur hakkında da bir-iki kelam etmek istiyorum. Daha doğrusu, Sultan İkinci Bayezid Han’ın vefatından sonra mezarına konulması için vasiyette bulunduğu tozlar ile oğlu Yavuz Sultan Selim Han Gazi Hazretleri’nin üzerine çamur sıçrayan ve türbesinde hâlâ muhafaza edilen kaftanını hatırlatacağım.

Evet, insan olarak hepimiz -temizlik namına- tozdan, topraktan, çamurdan uzak dururuz ve tabii ki böyle yapmakla doğru hareket etmiş oluruz. Ama unutmayalım ki, bazı önemli şahsiyetler bu nesneler vasıtasıyla, tarih sahnesini birtakım ibret tablolarıyla süslemişlerdir. İsterseniz önce tozdan başlayalım. Bu kelimenin Arapçası “Gubâr” olup “gayın” harfiyle yazılır. Tevâzuyu daha çok önemseyen bazı eski şairlerin “Gubârî” kelimesini mahlas olarak kullandıklarını biliyoruz. Yunus Emre’miz de bir şiirinde şöyle diyor:

“Hep gubâr olmuş tenleri, Hakk’a ulaşmış canları

Gördüm ölenleri Yunus, nevbet sana gelmiş yatur”

Hat sanatında nesih, rika gibi ince yazılmaya elverişli yazıların toz gibi gözle görülemeyecek kadar küçük küçük yazılmış şekline de “Gubârî” denildiğini bu arada hatırlatmış olalım. Hem ilmi eserleriyle, hem de nefis yazılarıyla tanınmış olan şair Gubârî Abdurrahman Efendi, bu yazı türünün önemli temsilcilerindendir. İbrahim Alâeddin Gövsa, “Türk Meşhurları”nda şöyle diyor: Kânûnî Sultan Süleyman zamanında, orduyla birlikte Irak seferine kâtip olarak katılmıştı. Bu sefer sırasında yazdığı bir manzumenin şu beyti pek güzeldir:

​“Gubârî, makdem-i Şâhî’den istersen haber almak

Gubâr ol yollar üstünde, gelenden sor, gidenden sor”

Tozun anası olan toprağın aslen temiz olduğunu, ilk insan ve ilk Peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın ondan yaratılması açıkça göstermektedir. Toprak temiz olmasaydı su yerine kullanılıp teyemmüm edilir miydi? Kastamonu ulemasının seçkin isimlerinden Mehmed Feyzi Efendi, toprağın bu özelliğine şu ilgi çekici cümlelerle işaret ediyor: “Mü’minlerin cesetleri toprakta çürümekle istihâle olur, yani hâlden hâle geçer. Kabirde çürümek tathir, yani temizlik içindir. Enbiyanın, şühedanın ve kibar-ı evliyanın cesetleri mutahhar olduğundan temizlenmeye lüzum yoktur. Dolayısıyla onların cesetlerini toprak yiyemez.”

Hakkı Şinasi Çoruh merhum, câlib-i dikkat yazısına şöyle devam ediyor:

“Benim bildiğim iki hükümdar, öldüklerinde başlarının altına bir kerpiç konulmasını vasiyet etmişlerdir. Biri Hamdânî hükümdarı Seyfüddevle, diğeri de Osmanlı Sultanı İkinci Bayezid Han’dır. Kerpiç konusunun dayandığı Hadis-i Şerif şudur:

“Hak yolunda ayakları tozlananı Allah, cehennem ateşinden kurtarır.”

Sultan İkinci Bayezid’in böyle bir vasiyeti diğer bazı kaynaklarda da yer alıyor. Mesela Namık Kemal’in, Yavuz Sultan Selim’le ilgili kitabında bu kaydı görüyoruz. Yavuz Sultan Selim’in babası Sultan İkinci Bayezid’le alakalı bir ilavede bulunan merhum Ahmet Ersin Yücel, nâmıdiğer Zaptiye Ahmed, yazısının bir bölümünde diyor ki:

“Sultan Bayezid’in yaratılışı sulha meyyal olmakla beraber, dini fikirleri dolayısıyla cihad sevabını çok aziz bildiğinden, muharebelerde elbisesine ve ayakkabılarına isabet eden tozları ve çamurları, büyük bir dikkatle toplattırır, bunları vefat ettiği zaman yanaklarının altına konmasını vasiyet etmiştir.

Ta ki, Tacüttevarih sahibi Hoca Sadeddin Efendi’nin tabiriyle ‘Bûy-i lâtif-i gazâ, kabrini mis gibi muattar ve bermûcib-i Hadis-i Şerif âteş-i câhimi ondan dûr olsun.’ ”

Şimdi gelelim Yavuz Sultan Selim Han’a...

Bu cihangir hükümdar, Mısır seferi sırasında Halep’ten Şam’a geliyordu. Büyük âlim ve Şeyhülislam İbn-i Kemal de beraberindeydi. Hocasının atının ayağından sıçrayan bir çamur parçası Padişah’ın cübbesine yapıştı. Manzarayı görenler, İbn-i Kemal’in başına gelecekleri düşünerek büyük bir korkuya kapıldılar. Nasıl korkmasınlar ki Yavuz’un “gazâb-ı şâhâne”si de şâhâneydi. Lakin korkulan olmadı. Yavuz, peşinden gelenlerden birini çağırdı ve:

“Bize yeni bir cübbe verin. Çamur bulaşan bu cübbeyi de ölünce mezarımdaki sandukamın üstüne örtün. Hakiki âlimlerin irşadları padişahlara lazımdır. Bu sebeple onların atlarının ayağından sıçrayan çamurun bile bir kıymet olduğunu, bizden sonra gelenler bilsinler!” dedi.

Bu konuyla ilgili diğer bir menkıbe de şöyle:

Sultan Selim Han, yine Mısır seferinden gelirken yanındaki vezirlerden birine ait atın ağzından köpük sıçradı ve padişahın üstünü berbat etti. Haliyle vezir de fena halde korktu. Ancak padişahın yakınlarının araya girmesiyle canını kurtarabildi. Ertesi gün de yukarıda anlatılan çamur sıçrama hadisesi meydana geldi. Tabii ki Şeyhülislam İbn-i Kemal’in de canı başına sıçradı. Ve padişahın öfkelenmesine fırsat vermeden hemen şöyle dedi:

- Padişahım! Abbasi Halifelerinden Nasır, ölüm hastalığı esnasında yakınlarına “Hazinedeki filan sandığın içinde bir kerpiç var. Ben ölünce onu yastık gibi başımın altına koyup öyle defnedin. Belki onun bereketiyle kabir azabından kurtulurum.” Vefatında dediği gibi yaparlar. Merak edenler yakınlarından sorup öğrenirler. Meğer Halife saraya gelen âlimlerin pabuçlarından çıkan çamurları zayi ettirmeyip bir yere toplamış. Sonra o çamurlardan bir kerpiç yaptırmış. Padişah, bu fıkrayı dinledikten sonra gülerek şöyle demiş:

- Ha bakalım Molla! Sen de çamurunu, mühürlenmiş çamur yapaydın!

Daha sonraki Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülaziz Han da, bu konuda aynı hassasiyeti gösteriyor, o da ecdad-ı ızamı gibi hareket ediyordu. Hüseyin Avni Paşa’nın başını çektiği bir cunta tarafından tahtından indirilen ve akıl almaz işkencelerle şehit edilen bu hükümdarımız da tam bir Peygamber âşığıydı. Resul-i Ekrem Efendimize duyduğu muhabbet kendinden önceki hükümdarlardan hiç de aşağı değildi. O kadar ki, Medine-i Münevvere’den kendisine bir mektup geldiği zaman, önce bir güzel abdest tazeliyor, bunlarda kutlu şehir Medine-i Münevvere’nin tozu var diyor, öpüp başına koyduktan sonra okutuyordu.

Bu bahsi yine Yunus Emre’mizin şu beytiyle bitirelim:

Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Hak nasip eylese görsem yüzünü

Yâ Muhammed canım arzular seni

#aktüel
#tarih
#Dursun Gürlek