Doğayı hayata iliştirmek

00:0025/10/2010, Pazartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Gökhan Özcan

Yeni mimari tasarımlarda doğal hayat unsurlarının giderek daha fazla kullanıldığı dikkatinizi çekiyordur. Böyle bir trend var şimdilerde… Başka bir vesileyle çıktığım bir internet turunda mimariye kafa yorulan kimi çevrelerin gündeminde şu sıra bu konunun ciddi büyüklükte yer kapladığına rastlamıştım. Hangi üretim alanında olursa olsun bu tür meselelerin, böylesi trendlerin kendiliğinden ortaya çıkmadığını biliyoruz. Böyle bir kitlesel eğilim-yönelim var demek ki… Buna çok şaşırmamak lazım aslında.

Yeni mimari tasarımlarda doğal hayat unsurlarının giderek daha fazla kullanıldığı dikkatinizi çekiyordur. Böyle bir trend var şimdilerde… Başka bir vesileyle çıktığım bir internet turunda mimariye kafa yorulan kimi çevrelerin gündeminde şu sıra bu konunun ciddi büyüklükte yer kapladığına rastlamıştım. Hangi üretim alanında olursa olsun bu tür meselelerin, böylesi trendlerin kendiliğinden ortaya çıkmadığını biliyoruz. Böyle bir kitlesel eğilim-yönelim var demek ki… Buna çok şaşırmamak lazım aslında. Kendi özünde insanı doğal olana çeken bir şeyler var. Biz fıtrat diyoruz buna, başkaları insanın doğası diyor. Sonuç olarak işaret aynı yere… İnsanlar metal kümeleri, beton bloklar, kirli hava, kalabalık caddeler ve alabildiğine kargaşa içinde kendini bütün hissedemiyor, bu hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek! İnsanlara yaşama mekânları pazarlayan zihinlerin bu gerçeği görmemesi, oltalarına bu gerçekten beslenen solucanlar takmaması düşünülemez. Bildiğimiz konut projelerinin “yaşam alanları” filan gibi havalı kimi kavramlarla kendilerini vitrine sürmesi bu türden bir zihinsel öngörünün ürünü… Bu pazarlama dili kendi içinde bir alt metin olarak aslında şunu da söylemiş oluyor: Yeni kentleşme kültürü insanın özünde/fıtratında/doğasında varolan yaşama ihtiyaçlarını ihmal eden ve hatta yok sayan bir mimari abanma mantığını zorunlu kılıyor. İnsanlar eğer kendilerindeki o özün fısıltılarına kulak kabartıyor ve bir o öze uygun bir hayat sahibi olmak istiyorlarsa bu soğuk kentlerin içinde suni biçimde oluşturulmuş “yaşama alanları”na kaçınılmaz biçimde ihtiyaç duyacaklardır. Yani madem insan doğanın doğal bir parçası olarak yaşama imkânını kaybetmiş bulunuyor; o halde doğayı bir şekilde bu doğal olmayan hayatın malzemesi, süsü, çeşnisi haline getirmek gerekecektir. Bu yeni mimari düşünce zemininin mecburi çıkış mantığı aşağı yukarı böyle bir şey…

Bu mimari arayışların temelinde elbette iyi niyet var; ancak sonuçta bu mantık bir kurgudan üretiliyor. Bütün bu yeşilleme gayretlerinin, hemen hepimizin okul yıllarından hatırlayacağımız ıslak pamukta fasulye çimleme gayretlerinden çok da bir farkı yok. Salonların bir duvarını sarmaşıklamak, site bloklarının içlerine kış bahçeleri yapmak, çimlerine basılmayan yürüyüş alanları tanzim etmek, hayatı fena halde plastik “yaşama alanları”na sıkıştırmaya çalışmak… Modern zamanlarda büyük gayretlerle ortaya konan iyi niyetler, her haliyle yerleşik kötü niyetlerin elindeki oyuncaklara dönüşüyor ne yazık ki… Ne kadar ciddi durmaya çalışsak da yapıp ettiklerimizin arkasında, gülünç çıkmamız kaçınılmaz bütün fotoğraflarda. Çünkü biz kocaman bir yanlıştan minik minik doğrular devşirmeye çalışıyoruz en fazla. Debelendikçe daha bir karikatürleştiriyoruz hatta her şeyi.

Kimileri yanlıştan dönmek için artık çok geç olduğu kanaatinde. Oysa yanlışın neresinden dönülse kârdır diye düşünüyorduk eskiden. Yürüme bandında ters istikamete yürümek gibi beyhude mantıklardan başımızı biraz kaldırıp aşağı inmemiz, yürüme bantlarını terk etmemiz gerekiyor sadece. Biz hayatı akış yönünün tersine zorlamayı bir bıraksak, hayat kendini tamir edecektir kısa zamanda. Böyle bir yetenek bahşedilmiş hayata ve biz de bunun hakikatini kendi hakikatimizden biliyoruz aslında.