Üzeyir Garih'in, bir tinerci cinayetinin kurbanı olmadığı beklenenden daha kısa sürede ortaya çıktı. İstanbul Polisi'nin, İçişleri Bakanı'na demeç verdirtecek kadar kendinden emin davranmasına rağmen yanlış iz üzerinde olduğu da anlaşıldı. Kamuoyunun daha ilk dakikada, Garih'in mezarlıkta dilencilik yapan bir çocuğun kurbanı olduğuna inandırılması bir tansiyon düşürme yöntemi olabilir. Ya da üst düzey bir polis yetkilisinin dediği gibi bu, "şimdiye kadar benzeri görülmeyen bir muamma" ile karşı karşıya olunduğu anlamına gelebilir. Galiba ikincisi...
Bu bir tinerci cinayeti midir? Öyleyse bile bu "tinerci", gözaltına alınıp serbest bırakılan 13 yaşındaki çocuk (Fuat N.) değildir. Çocuğun, Garih gibi yapılı birisini 8-10 bıçak darbesi ile öldürüp öldüremeyeceği, böyle bir saldırının boğuşma olmadan tamamlanamayacağı ve bu boğuşmadan çocukta kalan tek bir iz bile bulunmaması gibi soruları bir yana bırakalım. Bir çocuğun, cinayet aracı olan bıçağı ustalıkla saklaması, elbiseleri üzerinde tek bir kan lekesi bile olmaması, kendisinin ve ailesinin bu denli ağır baskıya rağmen şüphe uyandıracak bir davranışta bulunmamaları bunu gösteriyor. Herhalde savcı ve polis de aynı gerekçeleri değerlendirerek onu serbest bıraktı.
Kaldı ki, dilenciler mezarlıkta gelip-gidenden genelde para isterler ki Fuat N. de Garih'ten para isteyip almış. Fuat N., bu anı şöyle anlatıyor: "Otoparktayken Tuğba adındaki bir kız, bana ve Yeşim adındaki arkadaşıma Üzeyir Garih'i göstererek, 'Her Cumartesi günü buraya geliyor ve para dağıtıyor' dedi. Bunun üzerine Yeşim'le yanına gittik. Bize 200'er bin lira para verdi. Ondan sonrasını bilmiyorum. Mezarlığa girmedim çünkü orada başka çocuklar vardı."
Cinayet gerekçesi olarak polis tarafından söylenen, cep telefonunun istendiği ve Garih'in de vermemekte direnmesi üzerine isteyen kişi tarafından takip edilip öldürüldüğü konusunda ise hiçbir kesin bilgi bulunmuyor. Dahası, cep telefonunun alınıp Rolex saate, kredi kartlarına cebindeki paralara dokunulmaması da bu tezi zayıflatıyor.
Cinayetin, Eyüp civarında tanınan tinerci ya da dilencilerinden birisi tarafından işlenmediğinin ortaya çıkması Garih'in para ya da cep telefonu için öldürüldüğü tezini yani "adi cinayet" ihtimalini iyice zayıflatmıştır. Buradan hareketle, ünlü işadamının "yüksek değerde bir siyasi cinayet" kurbanı olduğu ihtimali de güçlenmeye başlamıştır.
Bu noktada, eldeki malzemeleri bir kez daha gözden geçirelim.
Kamuoyunun, Üzeyir Garih'in günlük hayatının ayrıntılarını, Cumartesi'leri mezarlık ziyaretine gittiğini, onun Şeyh Küçük Hüseyin Efendi ve Mareşal Fevzi Çakmak muhibbi olduğunu bilmemesi son derece normaldir. Bu, Garih'in tesadüfen değil aksine, planlı bir cinayet kurbanı olduğu tezini daha güçlendirir. Çünkü, cinayeti planlayanların onu bu en zayıf anında -ki, bu ziyaretleri koruması olmadan yapıyordu- yakalamaları da normaldir.
Cinayetten sonra, üzerlerinde kan lekesi bulunan bir çuval ve bir de tişört parçası bulundu. Bunlar en az iki ayrı bıçak temizleme işlemi yapıldığının, dolayısıyla cinayetin birden fazla kişi tarafından işlendiğinin işaretleri olabilir. Ayrıca, Eyüp Mezarlığı gibi işlek bir yerde ardarda gelen bıçak darbelerine rağmen hiçbir bağırtı duyulmamış olması ve cinayetin kimse tarafından görülmemesi de ilginçtir!
Cinayetin birden fazla kişi tarafından, birden fazla bıçakla muhtemelen mezarlığın kuytu bir yerinde işlendiği ve en az bir kişinin gözcülük yaptığı yüksek bir ihtimaldir. Nitekim, Adalet Bakanı da -eğer İçişleri Bakanı gibi yanıltılmamışsa- "Olayın birden çok kişi tarafından gerçekleştirilmiş olduğu çok kuvvetli bir şüphe olarak ortaya çıkmıştır" diyor. Mezarlık görevlisi de olaydan sonra kaçan birkaç kişi gördüğünü söylüyor.
Adalet Bakanı ayrıca, "olayın örgütsel boyutu yok" diyor ama bu noktada örgütten örgüte fark olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Geriye, o klasik "bu cinayet kimin işine yarar?" sorusu kalıyor. Ama o soruyu da galiba, "böyle bir cinayetle kime, ne mesaj verilir?" şeklinde zenginleştirmek gerekiyor.