Bugünkü Güney ve Doğu Anadolu, Batı İran, Mısır, Batı ve Doğu Şeria arasında kalan ve haliyle eski Mezopotamya’yı da içine alan topraklarda yaşananlar, insan hayatına mahsus en eski destanlara, mitlere, efsanelere kaynaklık ettikleri kadar, bu bölgede yaşayan toplumların savaşlarla, doğal felaketlerle, sürgünlerle, işgallerle iç içeyken bile acıda ve sevinçte, inanç ve kültürde kurdukları ideal ortaklıkların en gerçekçi boyutlarını ele verirler.
İster tarihten bakın, ister arkeolojiden, mimariden ya da musikiden... bu sonuç değişmez.
Kafkasya, Maveraünnehir, Ermeni, Hint, Fars, Yemen, Helen, Roma, Selçuklu, Timurlu, Eyyübi, Memlüki ve Osmanlı etkileri, gerek ordu seferlerinin ürettiği göç ve nüfus hareketiyle, gerekse kültürel etkileşimlerle zikrettiğimiz alanda sanki büyük bir
içinde toplanmışlar gibidir.
Dolayısıyla halen bu alanda yaşayan Türk, Kürt, Arap, Fars, Filistin, Ermeni... halkları da, yeni zamanda ne denli ırkçılığın etkisine maruz bırakılmış, ne denli
olarak suni bir şekilde (güç dayatmalarıyla) parçalanmış olurlarsa olsunlar, söz konusu hurcun gerektirdiği yumuşak (toplayıcı / birleştirici) bir dile, vaki düşmanlıkların geçiciliğini ve kadim dostlukların kalıcılığını gözeten
siyasi değil, samimi ve kuşatıcı bir temkine, mevcut yaraları deşeleyen değil, bilakis bir an önce bunları kapatmayı hedefleyen bir tutuma muhatap olmalılar
.
Bu da ancak, İslam’ın armağanı olan
nin, hatırlanması ve yeniden ihya edilmesiyle mümkündür.
Kaybettiğimiz (ya da sömürgen baskılarla sürdürülmesinde ısrarlı olamadığımız) biz telakkisinin, geçmişte nasıl onca güçlü bir şekilde tesis edilebildiğinin, bugün bile künhüne vakıf olamasak da, en azından onu oluşturan
temel dinamiğin İslam tanımlı olduğunu
biliyoruz.
Velev ki bunu da bilmiyorsak, Yunus Emre’nin 14. yüzyılda serdettiği şu bakışın, bizliği oluşturan som bir Müslüman bakışı olduğunu biliyor olmalıyız:
Kimseyi düşman tutmayız, ağyâr dahi yârdır bize
Kanda ıssızlık varsa mahalle ve şârdır bize
Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız kamu âlem birdir bize
Pişrev bize Kur’ân durur, vatan bize cennet durur
Ol tamuyu Hak yandırır ol gül-i gülzârdır bize
Biz ahiret gamın yiyecek tün ü gün yâ Hû diyecek
Hak’dan yana yönelicek denizde yol vardır bize
Bunları tekrarlayıp, yukarıdaki hal (kalp) genişliğini salık verirken, İslam ve Müslüman kelimelerinin,
tokatlanacak diğer yüz anlayışına kapalı
olduğunu göz önünde tuttuğum kadar, vatan, yurt, devlet, sınır.. kelimelerinin biricikliğini ve değerini de gözden ırak tutmuyorum.
Ayrıca, İngiltere – ABD ve İsrail üçlüsünün,
’nin devlet kurma hayalini kullanarak, yanı başımızda ve İslam ümmeti içinde ürettikleri tehlikeli fitneye karşı sessiz kalmanın bedelinin de çok ama çok ağır olacağını;
buna karşı bir temkini değil ancak bilinçli ve güçlü bir tepkiyi, teyakkuzu derhal, asla ayak sürümeden giyinmek zorunda olduğumuzu da elbette unutmuyorum.
Ancak, mevcut şartlar ve gelişmeler devlete hangi uygun kararları aldırırsa aldırsın, onun yanında ve desteğinde olma zorunluluğuyla, ferdi planda ve biz idrakiyle güzel dili, temkini ve yarayı azdırmayan konuşma tutumunu birbirine karıştırmamalıyız.
Bunun için,
’ın “...Barzani’nin böyle yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk. Demek yanılmışız.” sözünü yine ferdi planda
bilmek önemlidir.
Erdoğan’ın
biz telakkisinin
ve bu bakımdan bir yanılgı değil,
bir tutumdur.
Aynı zamanda bu,
CHP zihniyetindekilerin asla ve asla anlayamayacakları
, “kaçıncı yanılgı yahu” alaycılığıyla üzerinden siyaset yapmaya yeltenebilecekleri
insani ve imani bir rikkattir.
Bunu da anlayamıyorsak,
’un, sosyal medyada paylaştığı “Erbil’deyiz. Şoförümüz ‘evet’i vermiş, gelmiş. ‘Ortalık karışırsa ben hemen hanımı çocukları alıp, Türkiye’ye geçiyorum’ diyor.” mesajındaki fiili gerçekliği anlayalım lütfen.
Bu manada, Türkiye olarak kimlere kimse olunduğundan ve kimlerin güvenine, huzur taleplerine layık bulunulduğundan hareketle, biz telakkisini tümden yitirmediğimizi görüyor ve bundan sevinç duyuyorum. Bu realite ise önce Türkiye savunulmadıkça, bölgedeki hiçbir halk ve değerin savunulamayacağını da açıkça gösteriyor.
O halde,
uykumuzda bile düşman şerrine karşı uyanık olmak,
güneyimizdeki şerlilere ve piyonlarına karşı askeri müdahale dahil her türlü tedbiri derhal almak kaydıyla, mezkur bölgenin halklarına karşı
dili, temkini ve yara açmadan konuşmayı elden bırakmamalıyız.
Çünkü vatan sınırlarının tahkimi, bizlik sınırlarının tahkimine muhtaçtır.