Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Nusrete anlattığım hikaye

Nusret'e anlattığım hikâye

Şaban Abak
Şaban Abak Gazete Yazarı

Nusret Özcan'ı 1987'de Ankara'dan İstanbul'a geldiğimde Mavera'da çalıştığım günlerde aramızda “Erenler” dediğimiz Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde tanıdım. Grafik, tasarım işleri yapıyordu.
O yıllarda birçok şair yazar arkadaşımız, Cağaloğlu çevresinde basın yayınla ilgili türlü işlerde çalışanlarımız günde en az bir kere Erenler'e uğrardı. Bilen bilir, bazılarımız da postu hepten Erenler'e sermişti. Şiirlerini öykülerini orada yazan, sabah kahvaltısını da akşam yemeğini de orada yiyen, tüm randevularını orada veren, namazını orada kılan (çünkü bitişiği camidir) doktora çalışmasını bile orada o kahve ortamında yapıp bitiren arkadaşlarımız vardı. Yazın mermer şadırvanlı bahçede, kışın bir zamanlar semahane olan kubbeli mekânda oturan, neredeyse tümü okur yazar, aydın insanlardan oluşan yüzlerce müdavimi vardı Erenler'in.
Kalabalık ve genellikle gürültülü bir ortamdı ama yine de o gürültüde Nusret'in sesi duyulurdu. Neşeliyken coşkuya kapılır yüksek sesle konuşurdu. Millet memleket meseleleri konuşuluyorsa o zaman da yine coşkuyla, bazen öfkeyle ama mutlaka açık, anlaşılır ve tüm kahvenin duyacağı bir sesle konuşabilirdi. Son derece güzel bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyordu. Sûfiyane bir beyefendilikle Eyüpsultan'lı olmanın getirdiği 'nazik bir külhanbeyi' edasını birleştirmiş gibiydi.
Üstad Necip Fazıl'a olan muhabbetini fark edince önceleri sadece merhabalaştığımız Nusret'le arkadaşlığımız gelişti. Gerçek bir “Büyükdoğu”cuydu. Benim dikkatimi çeken bir önemli özelliği de Nusret'in, en ciddi meselelerde; dinî konularda bile daima bir neşe ve lâtif üslup sahibi olmasıydı.
Biz Anadoludan gelen çocuklarla doğma büyüme İstanbullu olan arkadaşlarımızın arasındaki genel bir farklılıktır bu. Anadolu şehirlerinden gelen okumuş sınıftan kimseler, bir imparatorluk kaybetmişler gibi yıkılmış ve onu yeniden kurmakla görevliymişler gibi ağır bir sorumluluk ve ciddiyet içindedirler. Davayı sırtlamışlardır ama biçare gövdeleri bu ağır yük altında ezilmiş de kavrulmuş gibidirler. Gülmeyi unutmuşlardır, dokunsan ağlayacak gibidirler. Üslupları ağır, sesleri titrek, konuşmaları ağdalıdır.
İstanbul ise aynı dünya görüşündeki kişilere yüksek bir özgüvenle beraber çalışkanlık ruhu da verdiği için onları umutlu, coşkulu ve atik yapabilmektedir. Nitekim Nusret'in imam hatip yıllarından beri beraber olduğu arkadaşlarının çoğunda bu hasletler uzaktan bile gözlemlenebilmektedir. Anadolu'nun İstanbul'dan asıl alması gereken de bu özgüvenle dopdolu olarak geleceğe umutla, neşeyle bakma ve çalışkanlık ruhudur. Bu ruha aşina olunması şartıyla taşralılıktan çıkıp İstanbullu olmak, kişinin eğitim durumuna göre 5 ila 15 yıl aralığında gerçekleşebiliyor.
1993-94 kışında yeni kurulmakta olan bir özel radyo-televizyonda Nusret Özcan, Mehmet Şeker ve Ebubekir Kurban'la birlikte çalıştık. Kurumun en havalı prodüktörleriydik. Ben iftar ve sahur programlarını yapıp yönetiyordum. Nusret her gün, “Bugün iftarda hangi aşr-ı şerifi dinleyeceğiz” veya “Sahur sohbetimizin mevzuu nedir bu gece? Dinleyelim mi uyuyalım mı?” diye takılırdı.
Erenler'in film ve belgesellere konu olması, turist rehberlerinde yer alması üzerine turistlerin baskınına uğradığı yıllarda oradan kaçıp hemen bitişiğindeki Sinan Paşa Medresesi'ni mekân tuttuk. Kıymetli şair Necat Çavuş'un girişimleriyle kapılarını bizlere açan ve bir odası İlesam'a tahsis edilmiş olduğundan adına “İlesam” dediğimiz medresenin bu nezih bahçesinde, Nusret'in de aralarında bulunduğu arkadaşlarımızla 10 yıldan fazla oturup sohbetler ettik. Medresenin revakları altında, kilim döşeli sedirlerde oturup mermer sütunlara yaslanarak doyumsuz çaylar içtik, kitaplar okuduk, yaşadıklarımızı, hatta yaşayamadıklarımızı paylaştık, ölümsüz arkadaşlıklar inşa ettik.
İlk defa İlesam'da anlattığımda Nusret'in bayıldığı, sonradan defalarca anlattırdığı ve aramızda yıllarca takılmalara konu olan bir hikâyeyi de burada kısaca aktarmak isterim.
12 Eylül darbesi öncesindeki gençlik teşkilatlarından biri de “Ülkücü Köylüler Derneği” adını taşıyordu. (Kurucu Başkanlarının Fahrettin Öztoprak ve Yusuf abi olduğu söylenir.) Ben 13-14 yaşlarındayken bu derneğin bir şubesinin de bizim köyde açılması kararlaştırılmıştı. Çok da ne olduğunu bilip anlamadan bu dernek fikriyle ilgileniyordum. Bir “mesele”si, bir “dava”sı olan şahsiyetler olacak, hizmete koşacaktık! Heyecan vericiydi.
Nusret'e toprak damlı, taş duvarlı tek göz bir harap yerin, köyün gençleri tarafından el birliğiyle onarılıp “dernek binası” yapılışını, caminin çeşmesinden kovalarla su taşıyıp yaptığımız çamurla duvarlarını tamir edişimizi anlatmıştım. Heyecanla ve adeta gözleri parlayarak, “ee, sonra?” diye beni konuşturmaya çalışıyordu.
Köyün meydanına bakan derneğin kapısına “Ülkü-Köy Cinis Şubesi” yazıp levhayı astık. Taze çamur yüzünden rutubet ve saman kokan bu içi boş dama nereden bulunduysa bir masayla beş-on sandalye konuldu. Bir de kitaplık. Herkes evinden bir iki kitap getirecekti ve bir kütüphanecik oluşturacaktık. Aramızda dernek başkanı ve yönetim kurulu seçtik. İlk toplantıda alınan kararlar şöyleydi: Derneğimize içki içenler girmemeli, derneğimize gidip gelecek olan herkes Kur'an okumayı bilmeli, bilmeyenler de en kısa zamanda öğrenmeli! Bir de aramızda para toplayıp cami minaresinin şerefesine kandillerde yanacak ışık tertibatı yaptırma kararı aldık. Herkes bir ampül parası verecekti. Bana da “seminercilik” görevi verildi. Neymiş seminerci? Davamızla ilgili kitapları okuyacak, notlar, özetler çıkaracak, gelip haftada bir gün gençlere bunları anlatacaktım. İlk seminer konum ise her yıl 3-10 Mayıs arasında düzenlenen “Esir Türkleri Anma Haftası” idi.
Seminerci olarak benim seçilme sebebim ise neredeyse köyde kitap okuma alışkanlığı olan tek kişi olmamdı. (Tabi o tarihte sekiz on kitap okumuştum!) Hafızlığım vardı ve üstelik lise 1'inci sınıftaydım. Yani oldukça tahsilli (!) sayılırdım.
Belirlenen gün geldi, ödevlerimi yaptığım dolma kalemimle çizgisiz dosya kağıtlarına yazdığım üç sayfalık konuşma metnimi okumak için masanın kenarındaki yerimi aldım. Ortada, borusunu pencereden çıkardığımız tenekeden bir tezek sobası yanıyordu çünkü içe işleyen şiddetli akşam soğuğu çökmüştü. Ahırlardan akşam malını görmekten gelmiş, lastik ayakkabılı, üstü başı ot saman, hatta mayıslı köylü çocukları, Esir Türkler'i nasıl bağımsızlıklarına kavuşturacağımız konusundaki nutkumu dinlemeye hazır ve heyecanlıydılar.
Rahmetli Nusret –nur içinde yatsın- bu sahneyi anlatırken hem ağlıyor hem gülüyordu adeta.
Yaşlar yanağından, sakallarından süzülüyordu ama gözlerinin içi gülüyordu. Durmadan “ee, anlat, sen devam et, durma” diye de uyarıp tetikliyordu.
Sonraki yıllarda bana sürekli “ülkücü köylü” ya da sadece “köylü kardaş” diye takılmayı adet edinmişti. Bir meclise yahut bir mekâna girdiğimde Nusret oradaysa, beni görür görmez taa karşıdan “Bu adamın ilk üye olduğu derneğin adı nedir, bilir misiniz?” diye bağırır, devamını bazen getirir bazen getirmezdi. Bu onun bana “hoş geldin” deme biçimiydi.
17 yıl İstanbul'da kaldıktan sonra nasibimiz tekrar Ankara'ya çekti bizi. Gazi Mahallesi'nde oturan bir arkadaşımın marifetiyle orada; demiryolunun hemen yanında bir ev kiraladım. Yolun hemen altında uzayıp giden yemyeşil yonca tarlaları, söğütlü bahçeler ve bostanlar vardı. Başkent ilan edildiği zamanlarda devlet ricaline taze süt, yoğurt üretmesi için kurulmuş “Orman Çiftliği”, tarlaları, bağı bahçesiyle şehrin orta yerinde kalmıştı. Arsa olarak altın kıymetindeydi fakat bir tür kutsal inek muamelesi görüyor, kimse dokunamıyordu. Sahibi “devlet” olan tek yonca tarlası burasıydı.
Şimdi hatırlamıyorum ama Mehmet Şeker, Mevlana İdris, Ekrem Ayyıldız gibi ortak arkadaşlarımızdan birini arayıp durumu anlattım ve benden duymuş olduğunu belli etmeden gidip Nusret'e söylemesini istedim. “Şaban Ankara'ya taşındı, orada şehrin tam ortasındaki yonca tarlalarının kenarında bir ev tutmuş” diyin, bakalım neler olacak dedim.
Tahmin edileceği gibi İstanbul'a gittiğimde Nusret beni görür görmez kahkahalar atarak, mübalağalı bir ballandırmayla bunu herkese anlatıyordu. “Millet duydunuz mu bu köylü Ankara'da nerede, hangi muhitte ev tutmuş?” diye başlıyor ve ekliyordu: “Yahu arkadaş, sen koca metropolün, ülkenin başkentinin orta yerinde yonca tarlasını nereden bulursun, nasıl haber alırsın, ruhun mu çekiyor, kokusunu mu aldın! Yonca tarlasının kenarında ev! Başkentin orta yerinde!”
Mekânı cennet olsun. Eşi hanımefendiye, sevgili çocuklarına, dostlarına, arkadaşlarına sağlıklı uzun ömürler dilerim.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.