Makinenin gölgesinde insanı hatırlamak

04:0029/04/2026, الأربعاء
G: 29/04/2026, الأربعاء
Samed Karagöz

Bazı kurumlar doğarken yalnızca bir bina açmazlar. Bir niyet açarlar. Bir cümle kurarlar. Bir eksikliği işaret ederler. Kültür ve Medeniyet Vakfı’nın, yani KÜME’nin, Karaköy Palas’ta başlayan hikayesini de böyle okumak gerekiyor. Selçuk Bayraktar öncülüğünde kurulan KÜME, ilk bakışta sadece kültür-sanat alanına yeni katılan bir vakıf gibi görülebilir. Fakat Karaköy Palas’ta yapılan açılış konuşması, ODAK kitabı, “Mümkün” sergisi ve ArtıKÜME destek programı birlikte düşünüldüğünde karşımıza daha

Bazı kurumlar doğarken yalnızca bir bina açmazlar. Bir niyet açarlar. Bir cümle kurarlar. Bir eksikliği işaret ederler. Kültür ve Medeniyet Vakfı’nın, yani KÜME’nin, Karaköy Palas’ta başlayan hikayesini de böyle okumak gerekiyor. Selçuk Bayraktar öncülüğünde kurulan KÜME, ilk bakışta sadece kültür-sanat alanına yeni katılan bir vakıf gibi görülebilir. Fakat Karaköy Palas’ta yapılan açılış konuşması, ODAK kitabı, “Mümkün” sergisi ve ArtıKÜME destek programı birlikte düşünüldüğünde karşımıza daha geniş bir mesele, paradigmayı sorgulayan başka bir yaklaşım çıkıyor: Teknoloji çağında insan kalabilmek.

Selçuk Bayraktar’ı bugüne kadar daha çok İHA’larla, SİHA’larla, uçaklarla, yazılımla, yüksek teknolojiyle birlikte düşündük. Bu hiç şaşırtıcı değil. Türkiye’nin son yıllardaki teknoloji hamlesinin en önemli isimlerinden biri. Fakat Karaköy Palas’taki konuşmasında başka bir yerden seslendi. Bir mühendis olarak değil, çağın gidişatını gören, makineleşmenin yalnızca üretim süreçlerini değil, insanın iç dünyasını da tehdit ettiğini fark eden biri olarak konuştu. “Makinelerin insanı taklit ettiği, insanların da hızla makineleştiği karanlık bir çağa yol alıyoruz” cümlesi, konuşmanın belki de en kritik yeriydi. Bir tarafıyla insanların ürettiği ‘veri’nin ortalaması olan yapay zeka, uzun vadede insanı ortalama bir akla hapsediyor diğer taraftan da insan zihninin ana dili ile kurduğu irtibatı biçimlendiriyor. Yani sanata giden yolları kapatıyor.

Bu cümleyi tek başına değil, dünyada teknoloji şirketlerinin kendilerine biçtikleri yeni rollerle birlikte okumak lazım. Geçtiğimiz günlerde Palantir’in X’te yayımladığı ve Alex Karp’ın The Technological Republic kitabına dayanan 22 maddelik manifesto, teknoloji şirketlerinin savunma sanayiyle, devlet gücüyle ve yapay zeka destekli silahlarla ilişkisini neredeyse ahlaki bir zorunluluk olarak tarif etti. Manifestoda Silikon Vadisi mühendislerinin ülke savunmasına katılmakla yükümlü olduğu, yapay zeka silahlarının yapılıp yapılmayacağından çok kim tarafından yapılacağı sorusunun önemli olduğu, yumuşak gücün artık yetmediği ve bu çağın sert gücünün yazılımla kurulacağı savunuluyordu.

İşte Selçuk Bayraktar’ın Karaköy Palas konuşması tam burada anlam kazanıyor. Bu konuşma Palantir’in manifestosuna doğrudan yazılmış olmayabilir, lakin ruhen ona verilmiş güçlü bir cevaptır. Palantir’in metninde insan, çoğu zaman devletin, güvenliğin, teknolojik üstünlüğün ve stratejik zorunlulukların içinde işlevsel bir unsur olarak belirir. Bayraktar’ın konuşmasında ise teknoloji, ancak insanı koruduğu, insanın ruhunu, acısını, özlemini, merhametini ve “neden?” sorusunu canlı tuttuğu ölçüde anlamlıdır. Biri teknolojiyi iktidarın diliyle konuşur; diğeri teknolojinin ancak insanla, sanatla ve manayla tamamlanabileceğini hatırlatır. Üstelik burada dikkat çekici olan, sert gücün merkezinde olan bir ismin yumuşak güce, sanata ve kültüre verdiği önem son derece dikkate değer.

Bu ayrım önemli. Çünkü bugün teknoloji üzerine konuşurken çoğu zaman iki aşırı tutum arasında gidip geliyoruz. Bir taraf teknolojiyi neredeyse kutsal bir kurtarıcı gibi görüyor. Onlar için yapay zeka ve makine öğrenmesi insanlığın bütün sorunlarını çözecek. Diğer taraf ise günümüz teknolojisine bütünüyle bir tehdit olarak yaklaşıyor. Bayraktar’ın konuşması bu iki uçtan da uzak duruyor. Teknolojiyi reddetmiyor; zaten reddetmesi beklenemez. Fakat teknolojinin tek başına bir medeniyet kuramayacağını söylüyor. Hatta daha ileri giderek, sanat ve manadan kopmuş teknolojinin insanı eksilteceğini vurguluyor.

Konuşmada Mimar Sinan’a yapılan vurgu, bu çerçevede ayrıca anlam kazanıyor. Çünkü Sinan, mühendislikle estetiğin birbirinden ayrılmadığı bir medeniyet tasavvurunun en büyük isimlerinden biridir. Bugün modern zihin, mühendisliği soğuk hesapla, sanatı ise serbest duyguyla ilişkilendirmeye meyilli. Oysa Sinan’da hesap ile güzellik, nizam ile zarafet, teknik ile mana birbirinin karşısında değil, yan yana var olur. Selçuk Bayraktar’ın bir gülün biyolojisindeki mimariden, moleküler kimyasındaki kanunlardan, atomik yapısındaki fiziksel kurallardan söz ederek sanatı kainattaki nizamın zarif görüntüsü olarak tarif etmesi, tam da bu kadim bakışı bugünün diliyle yeniden kurma çabasıdır.

Burada elbette tartışılacak çok şey var. Sanat kurumlarının bağımsızlığı, destek mekanizmalarının şeffaflığı, seçici kurulların yapısı, kamuyla özel girişim arasındaki ilişkiler, kültür-sanat alanında sürdürülebilirlik gibi başlıklar zaman içinde KÜME için de belirleyici olacak. Bir kurumun iyi niyetle yola çıkması yetmez; bu niyetin kurumsal bir ahlaka, açık bir programa ve çoğulcu bir zemine dönüşmesi gerekir. Fakat başlangıçta ortaya konan mesele, yani insanı makineleşmeye karşı sanatla, estetikle ve manayla koruma fikri, hafife alınacak bir fikir değil.

Bugün dünyanın en güçlü teknoloji şirketleri insanlığa yeni bir gelecek vaat ederken, çoğu zaman insanın ne olduğunu unutuyor. İnsanı veri noktasına, kullanıcı davranışına, güvenlik riskine, üretim kapasitesine, askerî unsur ya da pazar segmentine indirgemek çağımızın en büyük tehlikelerinden biri. Palantir’in manifestosu tam da bu yüzden ürkütücü bir açıklığa sahip. Orada teknoloji, insanın iç dünyasını büyüten bir imkân olmaktan çok, stratejik üstünlüğün diliyle konuşuyor. KÜME’nin Karaköy Palas’taki başlangıcı ise başka bir ihtimali hatırlatıyor: Teknolojiyle güçlenen ama sanatla insan kalan bir medeniyet fikri.

KÜME’nin asıl imtihanı da burada başlayacak. ODAK, Türkiye sanat ortamının hafızasını tutabilecek mi? “Mümkün”, imkân bulamamış üretimlere gerçekten alan açabilecek mi? ArtıKÜME, sanatçıların yalnızca eserlerini değil, arayışlarını da destekleyebilecek mi? Karaköy Palas, şehrin kültür hayatında geçici bir heyecan değil, kalıcı bir menzil olabilecek mi?

Bunların cevabını zaman gösterecek. Fakat ilk cümle kuruldu. Hem de çağın en yakıcı sorusuna temas eden bir cümle: Teknoloji ilerlerken insan ne olacak?

Bu soruyu sormayan her teknoloji de, bu soruya/soruna kulak vermeyen her sanat da eksiktir. KÜME’nin anlamı, tam da bu iki eksikliğin arasına bir köprü kurma ihtimalinde saklı. Makinenin gölgesinde insanı hatırlamak… Bugün bundan daha hayati bir kültür meselesi var mı, emin değilim.

#aktüel
#hayat
#Samed Karagöz