
Aslında konservatuardan sonra müzikle ilgili hiçbir şey yapmama düşüncem vardı. Konservatuardaki Türk mûsikîsi câmiası tam anlamıyla müzikten soğutmuştu ve o yıllarda hayatıma namaz ve niyaz da girince, açıkçası kulaktan dolma edindiğim "İslâm''da mûsikî haramdır" söylentileri de işime geldi ve müzikle ilgilenmeyi bıraktım. Şimdi düşünüyorum da, yaptığım şey çok tuhaf geliyor. Hiç abartmıyorum, günde onaltı saat klasik gitar çalışıyorum, klasik gitarda tam üç farklı metodu bir yıl gibi rekor sayılabilecek bir sürede tamamlamışım ve neredeyse bir konsertist aşamasına gelmişim, konservatuarda okulun ödünç kanunu elimden düşmüyor ve hocam merhum Fikret Kutluğ''un bir dediğini iki etmiyorum, hayatım sadece müzikle hem teorik hem de pratik anlamda uğraşarak geçiyor… daha konservatuarın birinci ve ikinci yılında sadece Beyazıt Devlet Kütüphanesi''nde Türk ve Batı müziği tarihleri ile ilgili neredeyse notlar alarak okumadığım, incelemediğim bir tek kitap ve dergi kalmamış, konservatuarı bitirir bitirmez, namaza başladıktan sonra yıllarımı, günlerimi, saatlerimi, gecelerimi, gündüzlerimi verdiğim müziği "İslâm''da müzik haramdır" diyerek ve hatta bunu savunarak bıraktım. Gitarımı ve bütün nota arşivimi sattım, tam üç yıl müzikten uzaklaştım.
Bu sıralarda, Güngören''deki Kuyulu Camii''nde, Suudi Arabistan''da üniversite bitirmiş bir arkadaşımdan da Arapça eğitimi alıyorum. Müzikle ilişkimi kesmeden bir yıl kadar önce başladığım Arapça öğrenimi, tam dört yıl boyunca her şeyim oldu diyebilirim. Kuyulu Camii''nin o zaman Arapça dersleri için kullandığımız odası şahittir… dört yıl boyunca cumartesi-pazar günleri sabah namazlarından, hafta içi kışın yatsı namazından yazın da akşam namazından sonra her gün, dur-durak bilmeksizin Arapça ders yaptık. O İstanbul''dan karın bir hafta-on gün boyunca kalkmadığı sert kış sabahlarında ders yaptığımız odanın sobasını yaktığım buz gibi soğuk haftasonu sabahlarını hiç unutmam. Peygamber efendimizin "İki günü eşit olan ziyandadır" hadisini ilk kez o günlerde, tam bir mükemmeliyetçi olarak hatırladığım Arapça hocam sayesinde "yaşayarak" öğrendim diyebilirim. Bu dönemlerde bir günüm boş geçmedi. Arapça, dört yıl boyunca hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu diyebilirim. Arapça hocamızla bir taraftan da Osmanlıca okumalara başladık. Arapça harflerini tanıdıkça, Osmanlıca''yı okumak da doğrusu kolaylaşıyordu. Osmanlıca okumalar, yıllar sonra doktora yaparken işime yaradı, doktorada bir yıllık ders dönemi boyunca Osmanlıca dersinde pekçok eski elyazması metni rahatlıkla okuyabildim. Ama bugün tembelliğim yüzünden Osmanlıca ile mesafem epey açıldı. Arapça metin okumak da epeydir, artık o zamanlardaki gibi keyif vermiyor. Hatta ne yalan söyleyeyim, hiç okumuyorum.
Felsefe, benim lise yıllarımdan beri her zaman ilgimi çekmiştir. Müziği bırakınca tamamen felsefeyle ilgilenmeye başladım. Konservatuardan üç yıl kadar sonra alan değiştirip Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Ana Bilim Dalı''nın açtığı yüksek lisans sınavına girdim. Açık söyleyeyim, bu bölümü tercih etmemde İlhan Kutluer gibi çok önem verdiğim ve çok sevip saygı duyduğum, gerçekten çok birikimli bir ağabeyimin etkisi oldu. O zamanlar sınav şimdiki gibi yapılmıyordu. Önce bir İngilizce sınava tâbî tutulduk. Bize zor bir İngilizce felsefe metni verdiklerini hatırlıyorum. Bu sınavı geçtim ve ikinci sınava girmeye hak kazandım. İkinci sınav yanlış hatırlamıyorsam beş alan sorusu ve bir de Arapça metin tercümesinden oluşuyordu. Bu sınavı da verdim ve kazandığım haberini de ilk kez sevgili İlhan Kutluer ağabeyim verdi. İslâm felsefesi alanına müracaatlar tamamen İlâhiyat Fakültesi mezunlarındandı. İki kişi, başka alanlardan müracaat etmişiz. Sevgili arkadaşım, kardeşim Mahmud Erol Kılıç siyasaldan, ben de konservatuardan. Fakülteye kayıt şartlarını öğrenmeye gittiğimde sekreter, o zamanlar İslâm Felsefesi Ana Bilim Dalı Başkanı olduğunu hatırladığım Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı hocanın benimle görüşmek istediğini söyledi ve hocamızın yanına gittim. Tanıştık, çay içtik ve Çağrıcı hoca, hayatımda hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi, aynen aktarıyorum: "Yalçın bey kardeşim. Sen ve Mahmud Erol Kılıç isimli diğer öğrenci bizi çok mahcûb ettiniz. İkiniz de farklı disiplinlerden bölümümüze müracaat etmişsiniz ama Mahmud da sen de, bizden mezun olan bütün öğrencilerimizden daha iyi sınav kâğıdı verdiniz ve onlardan çok daha başarılısınız. Bu bizi hem şaşırttı, hem biraz mahcûb etti. Sizin gibi iki öğrenci kazandığımız için çok mutluyum. Tebrik ve teşekkür ederim". Böylece, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Ana Bilim Dalı''nda eğitime başladım. Orada çok değerli hocalarım ve arkadaşlarım oldu. Başka bir alandan, hele İslâmî câmiada şüpheyle bakılan müzik gibi bir disiplinden geldiğim için de uzun süre çekindiğimi itiraf etmeliyim. Amacım İslâm Felsefesi''ni tam olarak öğrenmek ve Batı felsefesine de bu zaviyeden bakabilmekti. Müzikle ilgili artık hiçbir şey düşünmüyordum diyebilirim. Fakat Mahmud kardeşim ve İlhan ağabey, sağolsunlar aklımı çeldiler. Hiç unutmuyorum, ikinci dönem soğuk ve yağmurlu bir günde fakülte camiinin şadırvanında ikindi namazı için Mahmud''la abdest alıyorduk. Bana tez konumu sordu. Ben de Farâbî veya İbn Sînâ üzerine çalışacağımı söyledim. Mahmud, "Neden İhvân-ı Safâ''nın müzik risâlesi üzerine çalışmıyorsun? Tam senlik bir konu, hiç çalışılmamış ve bu konuda yeni bir şey yapmış olursun" dedi. Önceleri pek istekli değildim ama, İlhan ağabey de destekleyince İhvân-ı Safâ Risâleleri''nin dört cildlik Arapça baskısını getirttim ve müzik risâlesini incelemeye başladım. Mahmud Erol Kılıç sayesinde önüme yepyeni bir alan açıldı… İhvân-ı Safâ''nın harikulâde yaklaşımları câhilce "haram" deyip terkettiğim müziğe yeniden ve daha farklı bir perspektiften bakmamı sağladı… merakımı kışkırttı, klasik kaynaklara yöneldim ve konservatuarın birinci sınıfında yakaladığım müthiş "müzik okumaları" temposunu yeniden yakaladım ve sadece İhvân-ı Safâ''nın değil, Hermes''e, Pythagoras''a, Konfüçyüs''e, Antik Yunan''a kadar bütün müzik düşüncelerini büyük bir heyecanla ve iştahla, zevkle okudum. Öğrendiğim her şey, öğrenme iştahımı açtı. Daha sonra tasavvufun müzik konusundaki yaklaşımlarını okudum, öğrendim. İhvân-ı Safâ, benim müzik ufkumu açtı. Şunu gördüm ve anladım ki gerek İslâm filozoflarında gerekse tasavvuf ehlindeki müzik düşüncesi ve yaklaşımı kadar heyecan verici ve muhteşem bir müzik düşünce ve yaklaşımı başka kültürlerde yok. Allah''a şükürler olsun ki, önce Allah''ın yardımı ve sonra da bu topluluğun düşünceleri sayesinde müzik gibi bir nimete olan bakışım yerine oturdu. Yirmidokuz yaşımdayken tamamladığım "İhvân-ı Safâ''da Müzik Düşüncesi" başlıklı tezim kitaplaştırıldı, birçok müzik meraklısı bu kitaptan yararlandı ve yararlanmaya devam ediyor. İlâhiyat fakültelerinde müzik alanında yeni çalışmalar yapılmasına, bu küçük kitap yol göstermiş, birçok arkadaşa cesaret vermiş ve kaynak olmuştur. Ancak müzik çalışan kişiler ya yeterli derecede müzik, ya yeterli derecede çevrilecek kaynağın dilini, ya Türkçe ya da yeterli derecede alan bilgisine sahip olmadıkları için olsa gerek, çevirdikleri önemli eserlerin hakkını verememiş ve onların anlaşılmaz hâle gelmesine katkıda bulunmuşlardır. Çeşitli üniversitelerde birçok yüksek lisans ve doktora tez jüriliklerinde bulundum ve buna tanık oldum. Sadece dili bilmek çeviri yapmaya yetmiyor, çeviri yaptığınız alanı da çok çok iyi bilmek zorundasınız. Bu da yetmiyor, o eseri hangi dile çeviriyorsanız çevireceğiniz dilin de inceliklerini, kıvraklıklarını iyi bilmek zorundasınız. Bu da yetmiyor, eğer önemli bir şahsiyetten çeviri yapıyorsanız, o şahsiyet kadar o alanı da bilmek zorundasınız. Çeviri, ancak bundan sonra "çeviri" oluyor. Bugün Türkçe''ye çeşitli dillerden çevrilmiş sayısız önemli kitap var, ama bunları okumak ve anlamak bir mesele. Onun için, "Bu alan boş, önce ben bu işi yapayım ve herkes beni bununla tanısın" deyip tâbir câiz ise görgüzüsce atlarsanız, bu câhil aceleciliği ve cesareti ile evet adınızı duyurursunuz, bu yaptığınızla havanızı da atarsınız ama çevirdiğiniz eseri kimse anlamaz, yazık etmiş olursunuz. Sadece misâl olsun diye söylüyorum, düşünün, adam matematiğe veya astronomiye dâir bir kitap veya metin çeviriyor ama matematiği sadece ortaokul ve lisede okumuş, astronomiyi pek bilmiyor… ama dil biliyor ve çeviriyi de yapıyor. Sonra da "bunu ben çevirdim" diye dolaşıyor… cümle cühelâ takımı da "bunu işte bu adam çevirdi" diye iltifat ediyor. Halbuki bu cühelâ takımı, emin olun ya okumamıştır, ya da anlamamıştır. Ama müzik bilmeyenin "müzikolog" olduğu bir ülkede daha iyi bir şey beklemek de haksızlık olur !
Neyse, biz ilmin sahibi değiliz. İlmi veren, ilmin gerçek sahibi Allah''tır ve ilmi ciddî olarak isteyene verir. Övülmeye lâyık olan da bizler değiliz, sadece Allah''tır. Gerçekten ilmin hakkını vererek ilim öğrenen kişi, öğrendikçe câhilliğini farkeder ancak. Öğrendiğimiz ilim, bize kendimizi ve Rabbimizi öğretmiyorsa, o ilim Ahiret''te başımıza dert açabilir. Ne demiş Yunus: "İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Bu nice okumaktır".
Olay budur !
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.