23 Nisan, TBMM’nin açılış yıl dönümü olarak kutlanıyor. Resmî anlatıda bu tarih, yalnızca yeni bir devletin değil, aynı zamanda millet egemenliğine dayalı yeni bir siyasal düzenin doğum günü olarak sunulur. Şüphesiz 23 Nisan 1920, Türk siyasi tarihi açısından son derece kritik bir eşiği temsil eder. Ama bu kutlamalar esnasında her zaman gözden kaçırılan önemli bir gerçek var : O da sonradan cumhuriyetin demokratik vasfı için baz alınabilecek en önemli kurum olan TBMM’nin de bir millet meclisi deneyimi
23 Nisan, TBMM’nin açılış yıl dönümü olarak kutlanıyor. Resmî anlatıda bu tarih, yalnızca yeni bir devletin değil, aynı zamanda millet egemenliğine dayalı yeni bir siyasal düzenin doğum günü olarak sunulur. Şüphesiz 23 Nisan 1920, Türk siyasi tarihi açısından son derece kritik bir eşiği temsil eder.
Ama bu kutlamalar esnasında her zaman gözden kaçırılan önemli bir gerçek var
: O da sonradan cumhuriyetin demokratik vasfı için baz alınabilecek en önemli kurum olan TBMM’nin de bir millet meclisi deneyimi bir parlamenter kurum olarak yeni olmadığıdır. 23 Nisan 1920’de kurulmuş olduğu söylenen BMM aslında İstanbul’da zaten faal halde bulunan, 1. Dünya Savaşı esnasında bile açık durmuş olan Meclis-i Mebusan’ın Ankara’ya taşınmasından ibarettir.
1876’da Kanun-i Esasi’ye göre kurulmuş olan Meclis 1878’de kapanmış, tekrar 1908’de Abdülhamit tarafından II. Meşrutiyet’in ilanının ardından yapılan seçimlerle toplanmış ve faaliyetlerine başlamıştır. Bilahare 1912 ve 1918’de ardından da 1920 Ocak ayında yapılan seçimlerle Meclis toplanmış ancak işgal şartlarında faaliyetine devam edemediği için 11 Nisan 1920 tarihinde resmen kapanmış ve aynı üyeler BMM’nin kurulmasıyla birlikte Ankara’ya taşınarak BMM’nin ilk üyelerini oluşturmuştur.
Bir cuma günü namaz sonrası dualarla açılışı yapılan Meclis Halife Vahdettin’e bağlılık yemini ederek görevine başlamış olsa da
, esasen meclisin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasında İstanbul hükümetine karşı bir darbe hazırlığının bütün işaretleri vardır. Bunun evveliyatı 4-11 Eylül 1919 tarihinde toplanan Sivas Kongresinden sonra kurulan Heyet-i Temsiliye eliyle Anadolu’daki idarenin ele alınmasına kadar gider. Başta İstanbul tarafından da makul görülen bu durum zamanla İstanbul hükümetine de bazı talepleri kabul ettirerek bütün ülkenin temsil iddiasına dönüşmüştür. Heyet-i Temsiliye, Osmanlıdan Meclis-i Mebusan seçimlerini yapmasını istemiş ve seçilen Meclisin İstanbul’da toplanamayacağını, toplansa da rahat hareket edemeyeceğini söyleyerek Anadolu’da toplanmasını istemiştir.
Yapılan seçimlerde seçilen üyelerin ilk toplantısı 12 Ocak 1920’de İstanbul’da yapılırken üyelerin toplamı 140 olan mebusların üçte biri oturuma katılamamıştır.
16 Mart 1920'de bir İngiliz askerî birliğinin Meclisi basarak aralarında Rauf Orbay
’ın da bulunduğu bazı mebusları tutuklamasının ardından iki gün sonra toplanan üyeler yasama dokunulmazlığının ortadan kalktığı gerekçesiyle meclisi süresiz tatil etme ve Ankara'da toplanmaya karar verdi. İngilizlerin Meclise yaptığı bu baskının Meclisin zaten gündeminde olan Ankara’ya taşınma kararına adeta zorlamış olduğu üzerinde epeyce durulmuştur.
Yani bir bakıma İngilizler adım adım İstanbul’un ülke idaresinde devre dışı kalmasına ve Ankara’nın bir muhatap olarak hazırlanmasına etkili bir katkıda bulunmuş oluyordu.
Sonuçta Meclis-i Mebusan üyelerinin 92’si Ankara’ya geçerek TBMM’nin ilk üyelerini oluştururken ilave olarak 19 Mart 1920’de Mustafa Kemal Paşa vilayetlere, müstakil livalara ve kolordu kumandanlarına bir tebliğ göndererek her livadan Meclise beşer temsilci seçilmesini istedi. Seçim, liva merkezi ve kazalardaki ikinci seçmenler, yani daha geniş seçmen grupları tarafından seçilen temsilci seçmenler, vilayetlerin idare meclisleri, belediye meclisleri ve Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti idâre heyeti üyelerinden oluşan bir heyet tarafından yapıldı. Vakit darlığından ötürü daha geniş seçmen kitlesi anlamında birinci seçmenler nezdinde bir seçim yapılmadı. Böylece 66 seçim bölgesinden bu şekilde seçilen toplam 436 temsilci ile ilk Millet Meclisi oluşturulmuş oldu.
Neticede, cumhuriyetin ve demokrasinin kalbi olan parlamento Türkiye’de Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş değil, çok daha önceden mevcut olan bir kurumdur.
Dolayısıyla Cumhuriyetin Türkiye’ye bir parlamento kazandırmış olduğunu söyleyemeyiz. Esasen parlamento deneyimi o gün de bugün de monarşik rejimlerde de yürürlükte olan bir kurumdur. Birer kraliyetle yönetilen İngiltere, Danimarka, İspanya gibi ülkelerde de parlamentolar güçlü demokratik deneyimlerle birlikte var olabilmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyetin Türkiye’de demokrasinin gelişimine bir katkısını arayacaksak bunu ülkeye kazandırdığı TBMM’siyle, parlamentosuyla yapmış olduğunu söylemek mümkün değildir. TBMM mevcut haliyle ve Ankara’da 23 Nisan 1920 yılında kurulmuşsa da bir Millet Meclisi kurumu olarak yeni değildir.
İkincisi TBMM’nin teşekkülü, sahip olduğu yetkiler ve bu yetkileri uygulama biçimine bakıldığında da karşımıza adeta bir kuvvetler birliği çıkıyor.
Yasama, yürütme ve yargıya dair bütün kuvvetlerin Mecliste toplandığı ve oradan uygulandığı bir olağanüstü hâl kurumu söz konusudur. Ancak Ankara’ya Meclis-i Mebusan’dan taşınana ilave olarak oluşan ilk Mecliste ciddi bir fikir farklılığı, çeşitliliği hatta zenginliği de göze çarpmaktadır. Bu çeşitlilik bütün süreçlerde, kararlarda farklı görüşlerin öne sürülebildiği ve tartışılarak karar alınabildiği, oldukça demokratik bir görünüm arz etmektedir.
İşte bu Meclis Millî Mücadele’yi yürütmüş, yönetim üzerinde ciddi bir denetim görevi görmüş ve yanlış gördüğüne yanlış demiş insanların görüşlerini rahatlıkla ifade ettikleri bir Meclis olmuştur.
Bununla birlikte bu Meclis’te Mustafa Kemal’in büyük bir siyasi maharetle çıkarttırdığı Başkumandanlık Kanunu kendisine çok geniş yetkiler vermiş ve kendisi de bu yetkileri Meclisten istediği kararları çıkarttırabildiği fiili bir başkanlık gibi kullanmayı bilmiştir.
Kararlar bazen çok yoğun tartışmalara neden olmuşsa da Başkumandan farklı ikna yollarına başvurarak tartışmaları bitirmiştir.
Mesela Başkumandanlık yetki süresinin uzatılmasına yoğun tepkiler olmuştur.
Bu yetki uzatımının gereksiz olduğu ve bir kişiye olağanüstü güçler vermenin çok sakıncalı olacağı yönünde görüşler istikametinde adeta çıkmaza sürüklenmiştir. Sırf bu yüzden neredeyse Meclisin kapatılması bile gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal, Millî Savunma Bakanlığı ve genelkurmay¬la görüş alışverişinde bulunduktan, ordu komutanlarına da görüşleri sorulduktan sonra, "başkumandanlık vazi¬fesini ifaya devam kararını" verir. 6 Mayıs’ta Meclise, "eğer ben orduya kumanda etmeye devam ediyorsam, gayri kanuni olarak kumanda ediyorum [...] Bunun için bırakmadım, bırakmam, bırakmayacağım!" şeklindeki ünlü resti çeker ve Meclis bu resti çok ikna edici bularak uzatma isteğini kabul eder (Nutuk, s. 662).
Yine de Heyet-i Temsiliye fikrinin arkaplanındaki niyet başka olsa da Meclisin resmi söylem olarak sebeb-i vücudu ve teşekkülünün ilk yıllarında Halifeye karşı olmak yok.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Mustafa Kemal’in yanında yer almış, onun resmi Kemalist ideologlarından bir gazeteci olarak Milliyet Gazetesi’ni çıkarmış olan Siirt Milletvekili Mahmut Soydan Ankaralı’nın Defteri başlıklı hatıratında tam da Meclis’e ve Millî Mücadele kadrolarına hâkim olan havayı çok net ifadelerle aktarır:
“Mustafa Kemal Paşa'nın maksadı belli... O, bu vaziyetten istifade ederek Halife ve Sultan'ı kadro harici, devlet kadrosunun haricinde saymak istiyor. Ne çare ki umumi temayülse bunun aksinedir: "Halife ve padişah mağdurdur, onu kurtarmak vazifedir. Halastan sonra yeniden taht-ı saltanatın etrafında toplanmak lazımdır!" fikri galiptir. Hatta bazı mebuslar bir an evvel Makam-ı Saltanat ile temas temin etmek, İstanbul Hükümeti'yle itilaf zemini aramak yolunda teklifler yapıyorlar” (s. 13).
Soydan’ın ifadeleri ilk Meclis’e de İkinci Meclis’in önemli bir kısmına da hâkim olan anlayışın hem saltanatın hem de halifeliğin kurtarılması olduğunu çok net ifade ediyor. Sonradan ne olduysa bu zeminde ve bu zeminden ayrılarak oldu. Mustafa Kemal’in bu amaçla oluşmuş bir hareketten aldığı gücü sonradan saltanatı ve hilafeti kaldırmak ve Cumhuriyeti ve kendi cumhurbaşkanlığını ilan etmek üzere kullanması, açıktır ki bu mutabık olunan anlayıştan, üstelik hiç de demokratik prosedürler takip edilmeksizin, bir sapma olarak gerçekleşmiştir.
Daha geniş bilgi için, Beyan Yayınlarından çıkan
Cumhuriyetin İlk Yılları: Demokrasi mi Diktatörlük mü?
isimli kitabımız.