Türk sağı çalışmalarına eleştirel notlar

02:4812/08/2022, Cuma
G: 12/08/2022, Cuma
Yeni Şafak
İLLUSTRASYON:  CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

Türk sağını tanımlayıcı vasıflardan biri olan anti-komünizmin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi, sağın solun karşıtı, solun ötekisi şeklinde ortaya çıkmış bir reaksiyoner hareketler bütünü olarak ele alınmasıdır. Sağı salt sol karşıtlığı ve solun ötekisi olarak konumlandır- mak onun kendi içindeki kırılmalarını, anti-komünizm dışındaki sürekliliklerini ve hatta kendi içindeki çatışmalarını göz ardı etmeye sebep olmaktadır.

Dr. Yunus Şahbaz
Kırıkkale Üniversitesi
Öğretim Üyesi

Akademik ve entelektüel çevrelerde son yıllarda öne çıkan trendlerden birisi Türk düşüncesi, Türk siyasal hayatı ve özellikle sol ve Kemalizm üzerine yapılmış çalışmaların kritik edilmesidir. Solun Kemalizm’le kurduğu müspet ya da menfi ilişki yeniden ele alınmakta ve özellikle 1980 sonrası liberal sol çevrelerde gelişen Kemalizm ve Tek Parti Dönemini eleştiren metinler tenkit edilmektedir. Bu türden arayışların siyasî atmosferle, cârî siyasî ittifak ve angajmanlarla bağlantısını kurmak mümkün. Zaten bu tür eleştirilerin çıkış motivasyonu da 1980’lerde yapılan çalışmaların öngörülemeyen siyasî çıktıları olduğu ve bu çıktılarla hesaplaşılması gerektiği şeklinde. Şayet kısa dönemli siyasî gerekliliklerle sınırlı kalmaz ve akademik/entelektüel görünümlü bir rövanşizme dönüşmezse bu türden fikrî hesaplaşmaların mümbit bir zemini olabilir.

Öte yandan benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim husus benzeri bir eleştirel sürecin Türk sağına dair çalışmalar için de yapılması gerektiğidir. Her şeyden önce Türk sağı ifadesi zaten ‘torba’ bir kavram; ancak kabaca 1950’lerden hatta 1960’lardan başlatılan Türk sağını belli şablonlar ve kavramlar ışığında incelemek bu tür çalışmaların genel trendini oluşturmaktadır. Şüphesiz incelenen nesneyi belirli dönemler, kavramlar altında irdelemek araştırmayı somutlaştırmak için gereklidir; ancak Türk sağı üzerine yapılan çalışmaların ekseriya aynı kalıp ve kavramlar altında, bu kalıpları destekleyen, onlara ‘malzeme’ sunan veriler ışığında incelendiği de bir gerçektir.

ANTİ-KOMÜNİST ANLATININ SINIRLARI

Bu türden metinlerdeki Türk sağına yönelik tanımlayıcı vasıflardan birisi anti-komünizmdir. Anti-komünizmin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi, sağın solun karşıtı, solun ötekisi şeklinde ortaya çıkmış bir reaksiyoner hareketler bütünü olarak ele alınmasıdır. Elbette dünyadaki örneklerinde olduğu gibi Türkiye’de de solun sağı beslediği kadar sağ da solu beslemiştir. Ancak sağı salt sol karşıtlığı ve solun ötekisi olarak konumlandırmak onun kendi içindeki kırılmalarını, anti-komünizm dışındaki sürekliliklerini ve hatta kendi içindeki çatışmalarını göz ardı etmeye sebep olmaktadır. Sol karşıtlığının ötesinde, tarihî ve kültürel derinlikleri olan, Türkiye’nin siyasî ve toplumsal meselelerini bu derinlik çerçevesinde tahlil eden metinler de anti-komünizm diskuruna kurban edilmekte ve görmezden gelinmektedir. En nihayetinde de daha yakın dönemdeki entelektüel ve siyasî gelişmelerin tarihî vakalarla irtibatlarının kurulması da zorlaşmaktadır.

Kaldı ki anti-komünizm bile sağ düşünce ve hareket içerisinde bir ve aynı şekilde tezahür etmemiştir. 1960’ların başında vefat eden Ali Fuat Başgil ve Peyami Safa’dan 1990’lara kadarki sağın siyasî ve entelektüel mahfillerinin aynı şekil ve mahiyette tanımlanması mümkün değildir. Anti-komünizm şemsiyesi altında ele alınan isimlerin bir kısmı daha kuru, kaba ve hırçın bir üslup ve bakış açısına sahiptir. Ancak diğer bir kısmı da çok daha entelektüel zaviyede, dönemin sol ve sosyalist kamusunun bile haberdar olmadığı tartışmaları Türkiye’nin entelektüel gündemine taşıyan bir mahiyette cereyan etmiştir. Dolayısıyla hemen tüm sağ çalışmalarının şemsiye kavramı olan anti-komünizmin sınırlıklarının olduğu ve bu kavramsallaştırmanın esaslı bir yapı sökümüne uğratılması gerektiği rahatlıkla söylenebilir.

Öte yandan anti-komünist anlatılarda da sıkça görülen, Türk sağına dair çalışmalarda öne çıkan hasletlerden birisi metinlerin fazlaca seçmece bir şekilde kurgulanmasıdır. Şayet ele alınan konuda gerekli malzemeyi sunduğu görülüyorsa ilgili kişi ya da hareketin Türk sağına şamil edilip edilemeyeceği, daha açığı Türk sağı olarak kodlanan bütünü temsil düzeyinin olup olamayacağına bile bakılmamaktadır. Ayrıca konu bağlamında gerekli ‘malzemeyi’ sunan isimler öne çıkarılırken, meselenin bütününü anlamaya dönük ve dolayısıyla aykırı sayılabilecek isimlere referans verilmemektedir. 1970’li yıllar üzerine hazırlanan hacimli bir kitapta, üstelik 70’lerin sağ düşüncesi üzerine müstakil bir bölüm de olmasına rağmen, Erol Güngör isminin ilgili bölümde hiç geçmemesi, kitap boyunca da ancak dolaylı olarak ilişkilendirilen metinlerde 3 kez geçmesi bu türden seçmeci bir tavra örnek gösterilebilir.

AYDINLARI DOĞRU KONUMLANDIRMAK

Türk sağının 1970’li yıllarına dair yapılan çalışmaların temel özelliklerinden bir diğeri, bu dönemdeki milliyetçi-muhafazakâr aydınların merkeze alınmasıdır. Bu dönemde sağdaki aydınların iktidarlarla kurdukları ilişki sorunsallaştırılmakta ve bu ilişki üzerinden bir anlatı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu sorunsallaştırmanın bazı sebeplerinden söz edilebilir. Her şeyden önce 1970’li yıllar milliyetçi-muhafazakâr entelijansiyanın siyasî ve entelektüel çevrelerde en etkin oldukları zamanı ifade eder. Bu dönemdeki aydınlardan bizzat siyasete atılanlar olsa da bunların çoğunlukla dışarıdan siyasete yön veren figürler olarak kabul edildiği görülmektedir. Bu bağlamda özellikle Aydınlar Ocağı çevresi öne çıkarılmaktadır. Hatta bu Ocağın önde gelenleri daha sonraki aktarımlarında 1970’lerin sağ koalisyonu olan milliyetçi cephe koalisyonlarını kendilerinin kurduklarını iddia ederler. Böyle bir koalisyonun kurulması için entelektüel ve organizasyon anlamında destek vermişlerdir; ancak zaman zaman bu desteğin koalisyonların şekillenmesindeki etkisinde bir miktar abartı payı olduğu da göze çarpmaktadır.

Bu desteğin mübalağa edilmesinde milliyetçi-muhafazakâr aydınlar kadar Türk sağı ve aydınlarını çalışan isimlerin de etkisi vardır. Zira böylelikle milliyetçi-muhafazakâr aydınlar 1970’lerin devlet ve siyaset hayatının en etkili amili olarak kodlanmaktadır.12 Eylül Darbesine giden süreçte ve 12 Eylül sonrası oluşan düzende de başlıca sorumlu aktör olarak milliyetçi-muhafazakâr aydınlar gösterilebilmektedir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr düşüncede devlet telakkisi bellidir; devlet kutsal ve âlî kabul edilir. Dolayısıyla bu aydınların devletle menfî bir ilişki geliştirmesi zaten beklenemez. Bu aydınlar devletin âlî menfaatleri doğrultusunda ona yardımcı olmayı kendi aydın sorumluluklarının ayrılmaz bir parçası olarak görürler. Ancak milliyetçi-muhafazakâr aydınların devlet telakkisini irdelemek ayrı bir şey; onları darbeye giden bir sürecin kurucu âmillerinden ve darbe sonrası oluşan düzenden de sorumlu tutmak ayrı bir şeydir.

Ayrıca siyasetle ve devletle kurduğu ilişki bakımından milliyetçi-muhafazakâr aydınların Türk aydınının ortalamasını teşkil ettiği söylenebilir. Yani Türk aydını Tanzimat’tan bugüne genelde aktüel siyasetle ve devletle entelektüel ve fiilî olarak iştigal etmiştir. Türk düşüncesi de zaten büyük oranda bu iştigal çerçevesinde şekillenmiştir. Hatta Şerif Mardin gibi hemen herkesin saygı duyduğu bir aydın ve akademisyenin siyasetle meşguliyeti birçok milliyetçi-muhafazakâr aydından daha fazladır. Zira Mardin 1950 ve 1990’larda bir siyasî parti çatısı altında doğrudan siyasete atılmış bir isimdir. Ancak Şerif Mardin’i farklı kılan husus siyasetle meşguliyeti değil ilgilendiği konuları mesafeli, derinlikli ve objektif bir şekilde ele almaya çalışmasıdır. Dolayısıyla aydınları ve fikir hareketlerini incelerken onların siyasî angajmanları tek belirleyici kriter olmamalıdır. Hatta siyasî angajmanları olmasına rağmen meselelere gayet soğukkanlı yaklaşabilen isimler vardır ve bu durum entelektüel anlamda o ismi öne çıkaran hasletlerden biridir.

Milliyetçi-muhafazakâr aydınların siyasetle ve devletle kurdukları ilişkileri sebebiyle günah keçisi olarak öne çıkarılmasının bir diğer sebebi de şudur; 1970’lerin ilk yıllarında başarısız bir darbe girişimine alet edilmek suretiyle başlayan ve sonrasında ‘devrimci halk mücadelesi’ adı altında silahlı mücadeleyi benimseyen sol örgüt ve yapıların 12 Eylül’e giden süreçteki rol ve faaliyetlerinin görmezden gelinmesidir. Türk soluna dair birçok metin yazılmış ve eleştirel çalışmalar yapılmış olsa da özellikle 1970’lerin ikinci yarısının adeta ‘pas geçildiğini hatırda tutmak gerekir. Bu döneme dair inceleme ve hatırat türündeki metinler çoğunlukla bir özeleştiri ya da muhasebe değil kahramanlık anlatısıyla inşa edilmiştir.

Kaldı ki 1970’lerde etkili olan sağdaki aydınların homojen bir grup oluşturmadığını söylemek mümkündür. Bu yüzden aynı potada değerlendirilen ancak ayrıntılı ve derinlemesine yapılan çalışmalarla aralarındaki farklar ortaya çıkarılabilecek isimler ve oluşumların ayrımının iyi yapılması gerekir. Zira 1960-80 arası dönem Türk sağının milliyetçi-muhafazakâr ve İslâmcı tonlarının iç içe geçtiği bir dönemi ifade eder. Nitekim Türk sağı üzerine literatürde çokça atıf alan bir yazı bu durumu ‘Türk sağının halleri’ olarak kodlamaktadır. Ancak bu hallerin aralarındaki farklılık ve müştereklerin, özellikle de her bir ‘hâlin’ kendi içindeki dinamiklerinin etraflıca irdelenmediği görülmektedir. Farklı fraksiyonlar arasında geçişkenlikler olduğu gibi milliyetçi kimliğiyle maruf isimlerin İslâm konusunda da pekâlâ derinlemesine malûmatının olduğu rahatlıkla görülebilecektir. Söz gelimi bu dönem aydınlarının dinle münasebeti irdelenirken bunların kestirme bir şekilde “Türk-İslâm Sentezi”nin uzantısı ya da nüvesi olarak ele alınamayacağı söylenmelidir. Dolayısıyla Türk-İslâm sentezini bizatihi savunan, formülleştiren milliyetçi-muhafazakâr aydınlar olduğu gibi İslâm’la diyaloğu daha derinlikli ve kapsamlı ancak yine ‘milliyetçi-muhafazakâr’ kategorisinde değerlendirilen aydınlar da vardır. Bu yüzden de sağ aydınların konumlandırmalarının daha doğru yapılması gerektiği söylenebilir.

MALZEME ARAYIŞINDAN KURTULMAK

Söz konusu genelleyici tavırdan bir nebze kurtulabilmek için dönemin aydınlarını ve fikriyatını süreli yayınlardaki metinleri üzerinden ve sosyo-politik bağlam içerisinde ele almak gerekmektedir. Böylelikle birçok ismin aslında düşünülen ve kurgulanan şablonlara pek de uymadığı yahut da düşünülenden de daha fazla uyduğu gibi aykırı sonuçlara ulaşmak mümkün olabilecektir. Bu minvalde ilgili düşünürün gazete yazarlığı deneyimi de varsa, çalışma alanı biraz daha enteresan bir boyut alabilir. Zira gazete yazılarında aydınlar genel üslubunun dışına çıkabilmektedir. Hatta günlük süreli yayınlarda aktüel siyasî aktörler üzerine fikrî metinlerde göremeyeceğimiz son derece öznel değerlendirmeler de yapılabilmektedir.

Metodolojik olarak süreli yayın takibinden daha önemli olan husus ise, Türk sağına yönelik çalışmaların itham etme ve belirli kalıp ve şablonlar için malzeme devşirme arayışından kurtulmasıdır. Önümüzdeki yıllarda anlamaya dayalı ve ‘lokal’ çalışmalar yapıldığı zaman mevcut kabullerin onaylanması ya da reddedilmesi anlamında yeni kapılar açılabilecektir. Ancak bunun için öncelikle 30-40 yıllık zaman dilimlerini ve birbirlerinden farklılıkları müştereklerinden daha fazla olan isim, hareket ve oluşumları homojen yapılarmış gibi ele almaktan vazgeçilmelidir. Türk sağı ve Türk sağının bileşimlerini kendi otantikliği içerisinde ve fakat Türkiye’nin siyasî, tarihî ve toplumsal dinamiklerini de göz ardı etmeden ele almak gerekmektedir. Böylesi bir yöntem birçok benzemezi aynı torbaya doldurup tektip bir şekilde formülleştirmeye çalışmaktan daha kolay olsa gerektir. Bu türden çalışmaların yapılmasıyla birlikte yeni arayış ve bulguların ortaya çıkmasına da vesile olunacaktır.

#​​Dr. Yunus Şahbaz