Anadolu kadını ve tasarımcı birlikte çalışmalı
04:00, 25/08/2026, Salı
Yeni Şafak

Günseli Kato.
Minyatür sanatçısı ve ressam Günseli Kato; İran, Çin ve Japonya’nın geleneksel sanatlarının dünyada ekonomik değer taşımasına dikkat çekiyor. Kato’ya göre Türkiye’deki eksiklik şu: Gelenek ile moderni birbirinden ayırıyoruz. Anadolu’nun binlerce çeşit dokuması var. Dokuyan kadın emeğini ortaya koyuyor fakat tasarımcı, sanatçı ve üretici birlikte çalışmayınca ürün dünyaya açılamıyor.
Minyatür sanatçısı ve ressam Günseli Kato’nun sanatla kurduğu ilişki çocukluk yıllarında, annesinin etkisiyle başladı. 15-16 yaşlarında geleneksel sanatlara ilgi duyan Kato, lise yıllarında Süheyl Ünver’in çevresine girerek sanat tarihi ve geleneksel sanatlar alanında kendisini geliştirdi. Üniversite eğitiminin ardından Topkapı Sarayı’nda çalışmalar yapan Kato’nun hayatında Japonya’ya aldığı burs önemli bir dönüm noktası oldu. Japonya’da geleneksel sanatların gündelik hayatın bir parçası olarak yaşatılmasına yakından tanıklık eden Kato, Türkiye’nin kadim kültür mirasının da geçmişte bırakılmadan çağın tasarım anlayışıyla geleceğe taşınması gerektiğini savunuyor.
Sizi bugün olduğunuz sanatçıya dönüştüren ilk kırılma anını hatırlıyor musunuz? Sanatla ilişkinizin bir meslekten öteye geçip hayat biçimine dönüştüğü an ne zamandı?
Sanatı hiçbir zaman yalnızca bir meslek olarak görmedim. Küçük yaştan itibaren bir yaşam biçimi olarak gördüm. Boya, fırça ve gelenekle karşılaştığımda ilk düşüncem “Bu para eder mi?” olmadı. “Bunu nasıl öğrenebilirim, bunu yapabilir miyim, bende bu kabiliyet var mı?” diye düşündüm. Bu süreç 15-16 yaşlarında başladı.
Bunda annemin çok büyük etkisi var. Annem, gençliğinde Kız Sanat Okulu’nda eğitim almıştı. Sanatla kurduğu ilişkiyi bir teknik olarak bırakmamış, hayat biçimine dönüştürmüştü. İlk tezhibi ilk lale desenini ilk hat çalışmalarımı ve boyayı ondan öğrendim. Daha sonra karşılaştığım özel hocaların ve insanların birçoğuyla tanışmamda annemin oluşturduğu çevrenin etkisi var. Süheyl Hoca da bunların en başında geliyor.
SANATIN GEÇİME KATKISI OLMADIĞI DÜŞÜNÜLÜYORDU
Lise yıllarında geleneksel sanatlara yönelmeniz nasıl oldu?
O dönemde geleneksel sanatlarla ilgili bugünkü gibi bir eğitim ortamı yoktu. Ben kendi tarihimi öğrenmek, kütüphanelerde çalışmak, geleneksel sanatlarla ilgilenmek istiyordum ama bunun için gidebileceğim bir okul yoktu. Süheyl Ünver’in çevresi o yüzden benim için çok önemliydi. Babam Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gitmeme karşı çıktı. Sanatın o dönemde “bohem” ve geçime katkısı olmayan bir alan olduğu düşünülüyordu. Babam da resim öğretmeni olmamı istedi. Sınavlara girdim ve birincilikle kazandım. Fakat üniversite yıllarımda ciddi bir şiddet ortamı vardı. Ailem beni İngiltere’ye göndermek zorunda kaldı. Orada müze çalışmalarında bulundum. Döndüğümde Süheyl Hoca ve dönemin Kültür Bakanlığı’nın girişimleriyle Topkapı Sarayı’nda bir eğitim ortamı oluşturuldu ve orada hoca olarak görev aldım. Bu benim için bir milattı.
JAPONYA’DA GELENEĞİN YÜCELTİLEBİLECEĞİNİ GÖRDÜM
Ardından Japonya’ya gittiniz… Japonya deneyimi sanat anlayışınızı nasıl değiştirdi?
Japonya benim için büyük bir kültür şokuydu. Orada resim yapmayan, bir kursa gitmeyen insan neredeyse yok. Bakkalı, manavı, şoförü bile bir sanat ya da geleneksel kültür kursuna gidebiliyor. Kaligrafi hayatın bir parçası. Japonca okuyabilmek için binlerce sembol öğreniyorsunuz ve güzel yazı da hayatın önemli bir parçası. Geleneklerine sahip çıkıyorlar, bundan gurur duyuyorlar ve kompleks yaşamıyorlar. Ben orada geleneğin ne olduğunu gördüm. Geleneğin nasıl yüceltilebileceğini ve insanın kendi kültürüyle gurur duymasının ne kadar önemli olduğunu gördüm.
MEDENİYETİMİZİ KOMPLEKSSİZ YAŞASAK DÜNYAYI SALLARIZ
Japonya’da Türkiye’ye ve kendi kültürünüze başka bir gözle baktınız mı?
Evet. Orada “Ah benim güzel vatanım” diye çok düşündüm. Çünkü Türkiye’nin kültürel zenginliğinin ne kadar büyük olduğunu dışarıdan bakınca daha iyi fark ettim. Japonya’da insanlar kendi kültürlerini doğal biçimde yaşıyor. Biz ise kendi kültürümüzle aramıza mesafe koymuşuz. Oysa Türkiye çok özel bir ülke. Çok kültürlü ve farklı kültürlerin birbirini etkilemesiyle çok önemli bir medeniyet ortaya çıkmış. Kendi medeniyetimizi komplekssiz yaşayabilsek dünyayı sallarız.
JAPONYA’DA GELENEK YAŞIYOR MÜZEDE DURMUYOR
Japon ve Türk geleneksel sanatları arasında ne gibi ortaklıklar görüyorsunuz?
Çok fazla ortak nokta var. Desenlerde, tekniklerde ve yaşam biçimlerinde benzerlikler var.
Minyatür tekniği, kaligrafi, mürekkep ve kâğıt kullanımında ortaklıklar görüyoruz. Yerde oturma, yerde yemek yeme gibi gündelik yaşam alışkanlıklarında bile benzerlikler var.
Japonya’da gelenek sadece müzede duran bir şey değil, yaşayan bir kültür. Asıl fark burada.
Peki Türkiye’de geleneksel sanatların yaşatılması konusunda temel sorun nedir?
Öncelikle “geleneksel sanat” dediğimiz şeyin ne olduğunu doğru tanımlamamız gerekiyor. Türkiye’de bugün geleneksel sanat olarak öğretilen şeylerin önemli bir bölümü saray ve nakkaşhane kültürüne dayanıyor.
Nakkaşhaneler çok önemliydi. Selçuklu döneminden itibaren mimariden halıya, çiniden Kur’an-ı Kerim’e, kıyafetten süsleme sanatlarına kadar pek çok tasarım oradan çıkıyordu.
Fakat her dönem kendi üslubunu oluşturuyordu. Selçuklu döneminin nakkaşhanesiyle Fatih döneminin, Fatih dönemiyle Kanuni döneminin üslubu aynı değildi. Sultan değiştiğinde nakkaşhane de yenileniyordu. Bizim de bu dönemleri ayrı ayrı öğrenmemiz gerekiyor.

YENİ YÜZYILA NASIL BİR KUR’AN-I KERİM BIRAKMALIYIZ?
Yani önce geçmişi doğru öğrenmek, sonra yeni bir şey üretmek gerektiğini mi söylüyorsunuz?
Kesinlikle. Önce reprodüksiyonları doğru malzemelerle yaparak öğrenmeliyiz. Fatih döneminin tezhibi nedir, hattı nasıldır, Kur’an-ı Kerim’in sayfa düzeni nasıldır; bunları bilmeliyiz. Ama bunun amacı geçmişi tekrar etmek değil, geçmişi öğrendikten sonra yeni yüzyılın eserini üretmek. Cumhuriyet'in yüzüncü yılına gelmişiz, yeni yüzyıla nasıl bir Kur’an-ı Kerim bırakacağımızı düşünmeliyiz.
Çok önemli bir soru bu. Sizce nasıl bir Kur’an-ı Kerim bırakmalıyız? Geleneksel bir sanatla mı yoksa günümüz sanat anlayışıyla mı?
Günümüz sanat anlayışıyla tabii ki, fakat bunu geleneği bozarak değil, geleneği anlayarak yapmak gerekiyor. Gelenek sadece geçmişte kalmış bir şey değildir. Geleneğin yeni yüzyıldaki tanımını yapmamız gerekiyor. İtalya’ya bakın, Rönesans'ın en önemli eserlerini üreten ülke bugün dünyanın en önemli tasarımlarını yapıyor. Japonya geleneklerini korurken teknolojide dünyanın en ileri ülkelerinden biri. Çin, Hindistan aynı şekilde. Hindistan hâlâ geleneksel kumaşlarını dokuyor, minyatürlerini yapıyor ama aynı zamanda dünyanın en gelişmiş yazılım sektörlerinden birine sahip.
GELENEK İLE MODERNİ AYIRIYORUZ
Türkiye’de bu dönüşüm neden gerçekleşemiyor?
Çünkü gelenek ile moderni birbirinden ayırıyoruz. Geleneksel sanatı geçmişte bırakıyoruz. Bir de bu alanlarda çok kısa eğitimlerle insanların kendilerini uzman ve sanatçı olarak görmesi gibi bir problem var. Sanatçı farklı disiplinleri bir arada düşünebilen kişidir. Tasarım, mimari, tekstil, mücevher, dekorasyon gibi alanlar arasında ilişki kurabilmelidir. Bir yıl, iki yıl kursa gidip “Ben bu işi biliyorum” demek mümkün değil. Bu sanatlar çok uzun bir eğitim ve disiplin gerektiriyor. Japonya’da bir kişi hoca olduktan sonra bile hocasının hocasına gidiyor. Öğrenme bitmiyor. Bizde ise çok çabuk “oldum” duygusuna kapılıyoruz.

ÖNEMLİ DOKUMALARIMIZIN EKONOMİK DEĞERİ YOK
Geleneksel sanatların ekonomik değer kazanması için ne yapılmalı?
Yaşatmak gerekiyor. İran’ın, Çin’in ve Japonya’nın geleneksel sanatlarına bakın. Bunlar hem yaşıyor hem de dünyada ekonomik bir değer taşıyor. Türkiye’de ise çok önemli dokumalar yapılıyor ama sonra ne yapılacağı bilinmiyor. Anadolu’nun binlerce çeşit dokuması var. Dokuyan kadın emeğini ortaya koyuyor fakat tasarımcı, sanatçı ve üretici birlikte çalışmadığı için ürün dünyaya açılamıyor. Mimarlar, endüstri tasarımcıları, sanatçılar, sanat tarihçileri ve arşivciler birlikte çalışmalı. Kolektif bir üretim modeli oluşturulmalı.
Sizin de bu alanlarda çalışmalarınız var bildiğim kadarıyla, biraz bahseder misiniz?
Bir anlamda öncü olmaya çalışıyorum. Zaman zaman farklı projeler için beni çağırıyorlar. Anadolu’daki olgunlaşma enstitülerini ve kooperatifleri ziyaret ediyorum. Kadınlarla konuştuğumda hepsinde aynı şeyi görüyorum: Yetenek var, istek var, çalışma arzusu var ama onları yönlendirecek, hayal kurmalarını sağlayacak bir sistem yok. Ben onlara görseller gösterip bir şeyler anlatmak, ödevler vermek, hayal kurmalarını sağlamak istiyorum. O hayal büyüdükçe koleksiyonlar ortaya çıkabilir.

OSMANLI SANATINI KOPYALAMAK DEĞİL MESELE
Son olarak söylemek istediğimiz bir şey veya paylaşmak istediğiniz bir hayaliniz var mı?
Konuştuğumuz bütün meselelerin üzerine bir şey bırakabilirsem, bir şey öğretebilirsem, bir insanın yeteneğini ortaya çıkarabilirsem çok mutlu olurum. Ben “geleneksel sanatlar” ifadesini de çok sevmiyorum. “Kadim kültürüm” demeyi tercih ediyorum. Kadim kültürümden gelen manevi ve somut değerlerin zamanımıza uygulanması gerektiğine inanıyorum. Öyle sadece Osmanlı döneminin bir sanatını kopyalamak değil mesele. Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi bilmek gerekiyor. O yolculuğu bilir, içselleştirirsen yeni yüzyılda yeni bir şey yaratabilirsin. Bunu bilmiyorsan sadece geçmişin kopyalarını üretirsin. Onlar da zamanla çöp olur.

Hayat
Antalya'nın 800 yıllık hazinesi: İki medeniyetin izlerini taşıyor görenler hayran kalıyor

Hayat
Ani'deki eşsiz eser Mevlid Kandili'nde duyuruldu: Hz. Muhammed yazılı Selçuklu taşı bulundu

Hayat
Sanat, teknoloji ve Filistin’in sesi California’da buluştu
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.