Bu sinemanın bir orta noktası yok; ya SEVERSİN ya da NEFRET EDERSİN!

Ali Murat Güven
00:001/10/2011, Cumartesi
G: 2/10/2011, Pazar
Yeni Şafak
Bu sinemanın bir orta noktası yok; ya SEVERSİN ya
Bu sinemanın bir orta noktası yok; ya SEVERSİN ya

Türk sinemasına 1990'ların ortalarında çektiği kısa filmlerinden itibaren o tarihe kadar hiç alışılmadık bir dil ve duruş kazandıran, bu devrimci sanatsal yaklaşımını da 2000'lerde imzasını attığı uzun metrajlı yapımlarda ödünsüzce sürdüren yapımcı, yönetmen, senarist ve aktör Nuri Bilge Ceylan, tıpkı öncekiler gibi son çalışması 'Bir Zamanlar Anadolu'da' da gerek sadık izleyicilerini gerekse yeni izleyici adaylarını 'dış dünyadaki zamanın yıpratıcı ritmine ayak uydurmak' yerine, bütünüyle kendi iç dünyasının bir yansıması olan çok farklı bir ritme teslim olmaya davet ediyor. Tabiî, öncelikle buna cesaret edebilenleri!

alimuratg@yahoo.com

BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA (Once Upon A Time in Anatolia)

Yapım Yılı ve Ülkesi:
2011, Türkiye yapımı
Türü ve Süresi:
Drama-Gerilim / 157 dakika
Gösterim Formatı:
(Oynatıldığı salona göre)
35 mm standart sinema filmi ya da dijital film formatlarında
Perdedeki Resim Formatı:
2.35:1
Ülkemizde Gösterime Sunulan Kopya Sayısı:
65
Yönetmen:
Nuri Bilge Ceylan
Senaristler:
Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan
Görüntü Yönetmeni:
Gökhan Tiryaki
Kurgucular:
Bora Gökşingöl, Nuri Bilge Ceylan
Sanat Yönetmeni:
Dilek Yapkuöz Ayaztuna
Makyaj Tasarımcıları:
Mine Külcü, Deniz Görkem Duran
Oyuncular:
Yılmaz Erdoğan (Komiser Naci), Muhammet Uzuner (Doktor Cemal), Ahmet Mümtaz Taylan (Şoför Arap Ali), Taner Birsel (Savcı Nusret), Ercan Kesal (Muhtar), Fırat Tanış (Şüpheli Kenan), Erol Eraslan (Cinayet kurbanı Yaşar), Uğur Arslanoğlu (Mahkeme şoförü Tevfik), Murat Kılıç (Polis memuru İzzet), Şafak Karali (Mahkeme mübâşiri Abidin), Emre Şen (Önder Çavuş), Burhan yıldız (Şüpheli Ramazan), Kubilay Tunçer (Otopsi teknisyeni Şakir)
Yapımcılar:
Zeynep Özbatur Atakan, Mirsad Purivatra (Prod2006), Eda Arıkan (1000 Volt), İbrahim Şahin (TRT), Müge Kolat (İmaj), Murat Akdilek (Fida Film), Nuri Bilge Ceylan (NBC Film)
Dağıtıcı Şirket:
Tiglon Film
İçerik Uyarıları:
Son derece durgun ve çoğunlukla sessiz akan, yanı sıra pek çok bölümü de simgelerle bezeli hikâyesinin ilköğretim çağındaki çocuklar tarafından sağlıklı bir şekilde kavranabilmesi zor olduğundan, 13 yaşından küçük izleyicilere önerilmemektedir.
Ailece izlenebilir mi?
/ ŞARTLI EVET /
13+
(Ailenin küçük üyelerinin 13 yaşından büyük olması şartıyla)
Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı:
Yeni Şafak-Sinema Yıldız Puanı:
* * * 1/2
(4 üzerinden 3,5 yıldız)

:::::::::::::::::::::::::

FİLMİN KONUSU:
Kasabalarda hayat, bozkırın ortasında sürdürülen yolculuklara benzer. Onlarda da her tepenin ardından yeni ve farklı bir şey çıkacakmış duygusu yaşanır. Fakat, her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollarla karşılaşır.
İşte, aynen böyle sürprizsiz bir kasabada, bir grup kanun adamı, şüpheliyi de yanlarına katarak, bir yasak aşk cinayetine kurban gitmiş, ancak bedeni katili tarafından açık araziye gömülmüş bir maktûlün peşine düşerler.

:::::::::::::::::::::::::

Gösterimini aylardır büyük bir merakla beklediğim bu filmi normal koşullarda
geçen pazar günü
, yani gösterime girdiği ilk hafta sonu itibarıyla sıcağı sıcağına değerlendirmem gerekiyordu. Fakat, üzerinde uzun zamandır titizlikle çalıştığım, bir grup üniversiteli genç dostumla birlikte
Ankara
'da -çok kesin ve gurur verici bir başarı eşliğinde- düzenleyip tamamladığımız
“Fantasturka / 1'inci Türk İşi Fantastik Filmler Festivali”
vesilesiyle geçen hafta sonunu
“festival danışmanı ve genel koordinatörü”
sıfatıyla başkentte geçirdiğimden dolayı,
25 Ekim Pazar
tarihli sinema sayfamızı hazırlamam da mümkün olamadı.
Buna karşılık,
Nuri Bilge Ceylan
sinemasının sayfamızdaki yüksek kredisi hesapta olmayan bu tür küçük aksamalar nedeniyle asla tükenmeyeceğinden,
8
yeni filmin gösterime girdiği bir hafta sonunda ben jokerimi -bir hafta rötarlı da olsa- yine
“Bir Zamanlar Anadolu'da”
filminden yana kullanmayı tercih ettim.
Bu ilginç sinemacıyı ve her yeni filminde adım adım olgunlaştırdığı kendine özgü sinema dilini, üstünkörü izlediğim
1990
'lardaki kısa ve uzun metrajlı filmlerini
(“Koza”, “Kasaba”, “Mayıs Sıkıntısı”)
saymazsak, derinlemesine şekilde ilk kez
2002
'de, onu bütün dünyaya lanse eden
“Uzak”
ile tanıma fırsatı buldum. Beni can evimden vuran, çok beğendiğim bir hikâyeydi
“Uzak”
. Ancak, bu beğeni
“Nuri Bilge Ceylan'ı pek beğendiğini söyleyerek kestirme yoldan ultra-entelleşenler”
kafilesine dahil olma kaygısından falan beslenmiyordu. Durağan ritmi yüzünden pek çok kişinin
15 dakika
bile izlemeye tahammül edemediği o müthiş hikâyeyle, adına
“metropol hayatı”
dediğimiz şeyin insanı adım adım insanlıktan çıkartan boğucu koşuşturmacasına, yanı sıra
“bireyciliği”
ve
“acımasızlığı”
matah bir şeymiş gibi yücelten kentli ahlâkına yönelik sert göndermeleri nedeniyle son derece kolay empati kurmayı başarmıştım. Hayatımın bir cephesiyle, o unutulmaz hikâyedeki -köyden gelip kentteki akrabasından birazcık merhamet, sevgi ve anlayış dilenen-
Yusuf
(oynadığı filmin
Cannes
'da elde ettiği başarı ve kazandığı iki önemli ödülü göremeden memleketi
Çanakkale
'de geçirdiği bir trafik kazasında vefât eden rahmetli aktör
Mehmet Emin Toprak
)
, diğer cephesiyle de kalbinde o merhamet, sevgi ve anlayışın kökleri iyiden iyiye kurumaya yüz tutmuş katalog fotoğrafçısı
Mahmut
(aynı hikâyedeki performansıyla beni benden alan sevgili
Muzaffer Özdemir
)
gibi hissetmiştim kendimi… Kendilerine bu denli yakınlık duyduğum,
“hayattaki meselelerini çok iyi anladığım”
iki ana karaktere ev sahipliği yapan böylesi bir filmi hayranlıkla karşılamam ve onu
“tahminimden çok daha kolay tüketmem”
de son derece doğal bir sonuçtu.
Nitekim,
Ceylan
'ın dünyasıyla irtibat kurabilmede yaşadığım bu rahatlık, sanatçının daha sonraki çalışmaları
“İklimler”
(2006)
ve
“Üç Maymun”
da da
(2008)
aynı şekilde sürdü. Dediğim gibi, bunda şaşıracak hiç bir şey yok aslında; dahası
“entelektüel bir üstünlük”
de değil benimkisi. Yalnızca, bir tarafıyla geleneğe, feodal değerlere belli ölçüde bağlı kalmakta direnen, öteki tarafıyla ise metropolün bedenini ve ruhunu acımasızca dönüştürmesinden ister istemez nasibini alan, söz konusu arada kalmışlığının farkındaki hemen herkes gibi
Ceylan
sinemasının bana da burnumun direğini sızlatarak fark ettirdiği bazı yitirilmiş özdeğerler bulunmakta…
Türk sinemasının
2000
'lerdeki bu başına buyruk çocuğu, ortalama üçer yıllık periyodlarla film yapıyor. Her filmiyle yurt içinde ve dışında ortalığı birbirine kattıktan sonra da yeniden
“koza”
sına çekilip sabırla yeni hikâyesini örmeye başlıyor.
“Üç Maymun”
dan tam üç yıl sonra karanlık salonlara konuk olan
“Bir Zamanlar Anadolu'da”
, peşinen söyleyeyim ki sanatçının pek de kalabalık olmayan filmografisinde şimdiye kadar sinemasal anlamda eriştiği en yüksek zirveyi temsil etmekte… Hem birbirinden aşkın oyunculuk gösterileri, hem içerdiği yüksek hikâye kalitesi, hem dört dörtlük sinematografisi, hem tertemiz kurgusu, hem de yönetmenlik sanatında katettiği büyük aşama açısından…
Biraz gecikmeli olarak izleme şansı bulabildiğim bu filme tek kelimeyle
“bayıldım”
.
Ceylan
, beklediğim üzere beni yine zahiren çok basit, özeti bile tek paragrafta yapılabilen bir hikâyenin en dış sınırlarında o her zamanki soğukluğunda karşılayıp, birlikte insan ruhunun alabildiğine derin ve karmaşık dehlizlerine indiğimiz mistik bir yolculuğa çıkardı. Bir katman aşağıya ulaştığımızda yaman bir
“bürokrasi eleştirisi”
yle karşılaştık. Sonra bir katman daha alta yöneldiğimizde, orada da
“Eğer ki karşımızda bir toplum ve bir suç varsa, o toplumdaki hiç kimse tam anlamıyla masum değildir”
önermesini getiren, çok da doğru söyleyen başka alt metinler karşıladı beni… Başta -senaryonun da belkemiğini kaleme alan- aktör
Ercan Kesal
'ın canlandırdığı olağanüstü
“muhtar”
portresi olmak üzere, çağdaş mizahımızın önde gelen ustalarından biriyken yönetmenin otoriter ellerinde tanınmaz hâle gelip kuşku ve donukluğu kendisine hayat rehberi yapmış bir polis komiserine dönüşen
Yılmaz Erdoğan
, gerek fizyonomileri gerekse fıtratları bu sanatçının ele aldığı temalara yatkın olduğu için rollerine cuk diye oturmuş
Ahmet Mümtaz Taylan
,
Taner Birsel
,
Fırat Tanış
ve
diğerleri
… Kısacası, herkes çok iyiydi, çok…
Aslen usta bir fotoğrafçı olan
Ceylan
'ın,
Gökhan Tiryaki
'nin görüntü yönetmenliğinde elde ettiği resimler için zaten uzun uzadıya söylenebilecek bir söz yok; neredeyse her plan kasvetle sıvanmış bir yağlıboya tablodan farksız…
Heyhat, bütün bunlar çok iyi de, vahim bir sorun sinema sektörümüzün tam orta yerinde olanca haşmetiyle yükselmekte…
“Ana akım sinema”
nın baş döndürücü ritmine, alengirli anlatım tekniklerine kesinlikle prim vermeden inatla kendi yolundan giden böylesine durağan bir film dilinin
bizim izleyicimiz nazarında herhangi bir kredibilitesi var mı?
Ceylan
'ın, her biri uluslararası yarışmalarda birbirinden baba ödüller kazanmış son üç filminin yurt içi gişe rakamlarına baktığımızda, bu sorunun cevabı çok açık:
“Yok!”
Dahası, yerli izleyicinin son
8-10
yıldır
Ceylan
sineması üzerine artık belli ölçüde eğitildiğini varsayarken, sanatçının geçen
mayıs
ayında
Cannes
'da
“jüri büyük ödülü”
kazanan bu yeni yapıtının da ilk haftaki gişe rakamının
35 bin kişi / 382 bin 500 TL
hasılat düzeyinde
(yani, her hafta bir yenisi gösterime giren video piyasası kalıntısı dandik çizgi filmlerin neredeyse 8-10 katı aşağıda)
bir seyir takip etmesi, ülkedeki beğeni çizgisini yeterince açıklıyor.
Vıcık vıcık bir popülizm ve kitsch bir komedi anlayışının izleyicideki farklılaşma temayüllerini kökünden yok ettiği, artık herkesin neredeyse tek tip giyindiği, tek tip beslendiği, tek tip konuştuğu, tek tip yazdığı ve tek tip gülüp ağladığı bir ülkede,
Ceylan
sinemasının -en azından bir süre daha- kesinlikle
gişe şansı olmayacak
. Beyazperdede
85-90 dakikalık
kesintisiz bir argo seli ya da yarım yamalak erotik kışkırtmalarla avunmaya alışmış durumdaki milyonlarca insan
“Bu ne yahu, daral geldi izlerken, 157 dakikalık film mi olurmuş”
diyecek. Aynı şekilde bu da benim
(bazı uzun yazılarımı okuduktan sonra
“Hocam, makaleniz gerçekten iyiydi, fakat biraz uzundu”
diyen aşırı sıkılgan (!) gençlerden dolayı)
gayet iyi anlayabildiğim, dibine kadar empati kurabildiğim bir başka acıklı manzara… İnsanlar artık, bir sanatsal ya da medyatik iletinin doğal doyum noktasının ne olduğuna göre değil, onun süresinin ne kadar olması gerektiği konusunda egemen sistemin kendilerine dayattığı draje bilgilerle hareket ediyorlar çünkü… O yüzden de
Victor Hugo
'nun
“Sefiller”
inin aslı yerine internetten bedavaya indirilen
25'te 1 oranındaki özetinin
okunduğu, sonrasında ise hiç utanıp sıkılmaksızın
“Ben Sefiller”i okudum”
denilen tuhaf bir çağda yaşamaktayız.
Dahası,
Ceylan
'a ilişkin olarak geniş halk yığınlarındaki
“sıkıcı filmler çeken gizemli adam”
şeklindeki bakış yalnızca ülkemizle de sınırlı değil. Girin dünyanın en büyük sinema sitesi
IMDb
'ye; orada da bu sanatçının filmlerinin altında yapılan değerlendirmelerde
“çok değerli bir yönetmen”
yaklaşımını sergileyen her bir dünya vatandaşına karşılık,
“Bu ne yahu, izlerken bunaldım”
şeklinde yorum yapmış en az üç muhalifiyle karşılaşacaksınız.
Japonlar
'ın iç kaldırıcı vahşet gösterilerini
“film”
,
Jason Statham
'ı da
“büyük oyuncu”
zannedenlerin
"sanat tüketicileri"
cephesindeki ezici çoğunluğu oluşturduğu bir toplumsal yapı içinde son derece olağan tepkiler bunlar…
Ha,
Ceylan
bu ağır kültürel yozlaşmayı, beğeni erozyonunu ciddiye alıp da yakın bir gelecekte
ona mı uymalı?
Elbette ki hayır… Hak bildiği yolda ilerlerken eğer ki kendisine yeni anlatıları için her koşulda yeterli finans kaynakları bulabiliyorsa, kendi ülkesindeki bu perişan gişe rakamlarına zerre kadar itibar etmeksizin yalnız koşusuna
aynen devam etmeli
… Tıpkı, en az onun kadar değerli ve donanımlı meslektaşı
Semih Kaplanoğlu
'nun yaptığı gibi… Çünkü, medyada olduğu gibi sanatta da bu
"toplu kokuşma hâli"
nden ancak gözünü budaktan esirgemeyen bir kaç düzine
fedainin
yardımıyla kurtulabileceğiz. En azından, geleceğe dönük bir kaç anlamlı sözü onlar sayesinde bırakabileceğiz torunlarımıza…
“Bir Zamanlar Anadolu”da”
her yönüyle çok sağlam bir film; sanatçısı açısından da gerçek bir kemâlât belgesi…
“Ben asla 157 dakikalık bir film izleyemem”
demeyenlerdenseniz, dışarıdaki hayatın ritmini üç saatliğine bir kenara bırakıp karanlık salona girin ve kendinizi bu iç burucu hikâyenin ritmine bırakın. Şunu da unutmayın ki
“dünya hayatının gürültü ve patırtısı”
hiç bitmez.

* * *

YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / YILDIZ PUANLAMA TABLOSU

* * * *
(4 Yıldız)
Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.
* * * 1/2
(3,5 Yıldız)
Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.
* * *
(3 Yıldız)
Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…
* * 1/2
(2,5 Yıldız)
Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.
* *
(2 Yıldız)
Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.
* 1/2
(1,5 Yıldız)
Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.
*
(1 Yıldız)
Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!