'Demiryolu Öyküleri'nde her öykü bir istasyon...
01:00, 05/11/2010, Cuma
Yeni Şafak
'Demiryolu Öyküleri'nde her öykü bir istasyon...
Kemal Varol, Demiryolu Öyküleri seçkisinde, habere, habersizliğe, istismara, kaybolan insani değerlere dair bir çok konunun, öyküsünü değil, öykü-şiirini görünür kılmayı amaçlıyor
Kendi kıyametine o kadar heveslidir ki insanoğlu, araçları üretmeyi keşfettiği günden beri, her ne üretmişse, kıyamet yürüyüşündeki “hız”ı artırmak için üretmiştir sanki…
Posta arabasından trene, tekneden gemiye, kağnıdan uçağa, uçaktan uzay aracına… Hız'ı artıran her araç, hayatın bir gerekliliği olarak sunulduğu ve yararlanma zorunluluğu doğurduğu için gündelik hayatı da doğrudan belirleyerek yani kendi kültürünü de oluşturarak meşruiyet kazanmıştır…
Kara tren dendikte...
Onun kültürü, aynı zamanda kıyamet yürüyüşünü perdeleyen bir kültürdür… Uçak, gemi kültürü “zaman tasarrufu ve konfor”, uzay kültürü özellikle sinema ve çizgi filmler üstünden “hayallerine ulaşma, aşkın olanla buluşma ve eğlenme” kavramlarıyla perdelenmektedir…
Yeni hız araçları karşısında yenik düşerek, geriye çekilen ya da nitelik değiştirerek onlarla yarışmayı sürdüren araçların kültürü ise öncesiyle nostaljiye dönüşerek, sonrasıyla rekabet kültürünün bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir.
Kemal Varol'un Sel Yayınları arasından yeni çıkan Demiryolu Öyküleri adlı seçkisini, nostaljinin edebiyattaki karşılığına mahsus güzel bir “tadımlık örnek” olarak okuduğumuzda, yukarıdaki ilgili belirlemelerim de yerini bulmuş olacaktır.
Bizde demiryolu, diğer bir söyleyişle “kara tiren” dendikte, her şeyden önce salkım saçak dökülen bir imge sağanağının altında kalmaz mıyız?
“Kara tren gelmez m'ola
Düdüğünü çalmaz m'ola
Gurbet ele yar yolladım
Mektubunu salmaz m'ola”
diyen bir kara sevdalının, treni bile yok sayan hülyalı bakışlarını, ağlamaya durmuş titrek dudaklarını okuyup ya da başka bir tren türküsünde:
Kara tren gecikir belki hiç gelmez/ Dağlarda salınır da derdimi bilmez/ Dumanın savurur halimi görmez/ Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez nakaratını, yüreği yangın yerine dönmüş bir sevdalının fotoğrafı niyetine kazımaz mıyız zihinlerimize?
Kemal Varol, Demiryolu Öyküleri'ni oluştururken, elbette bu söylediklerimden çok daha fazlasını gözetmiş ve sunmuş tren imgelerinin…
Sait Faik, Sabahattin Ali, Vüs'at O. Bener, Leyla Erbil, Bekir Yıldız, Oğuz Atay, Erdal Öz, Rasim Özdenören, Osman Şahin, Tomris Uyar, Nursel Duruel, Mustafa Kutlu, Cemil Kavukçu, Kadri Öztopçu, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Ayfer Tunç, Behçet Çelik, Murat Yalçın ve Faruk Duman'dan seçtiği öykülerde emeğe, yoksulluğa, sevgiye, acıya, sınıf farkına, umuda, umutsuzluğa, habere, habersizliğe, istismara, kaybolan insani değerlere, yardımseverliğe… dair birçok konunun deyim yerindeyse öyküsünü değil öykü-şiirini görünür kılmayı amaçlamış Kemal Varol…
Öyküyle hayatın şiiri
“Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu.” sözleriyle umutsuz ve kırık aşk haritasına bir işaret koyan Oğuz Atay…
“İçimdeki çocuk 5402 numaralı marşandiz katarına doğru koşuyor. Lokomotifin lambasının altında, ay-yıldızlı kokartın kenarından iki yana doğru açılan rayları bir siyah martı gibi hayal ederek, onun kanat uçlarına bir kez olsun dokunmak üzere nefes nefese koşuyor. Lokomotif, bu çırpıntılı koşuya karşılık beyaz istim buharı fışkırtarak beni kucaklamaya hazırlanıyor. Ve o çelimsiz, dizleri yara içinde, avuçlarında böğürtlen moru lekeler, başı üç numara traşlı çocuk bu beyazlığa sevinçle atılıyor.” cümleleriyle siyah-beyaz bir filmden unutulmaz kareleri soyutlayan Mustafa Kutlu…
öyküyle hayatın şiirini yazmaz da ne yapar?
Fidan gibi boy atan umut
Ya da “Kendisine defterler yapıyordu. Birkaç resim defteri, bir hatıra defteri (kalın, bordo ciltli), bir de siyah ciltli roman defteri… Romanın adı hazırdı: Gurbet… En büyük puntolarla kitabının adını yazmış, altına da biraz daha küçük puntolarla Yazan: Cihangir Yağmur yazmıştı. Bu yazıdan sekiz on nüsha çoğaltmış, nüshalardan birini roman defterinin ilk sayfasına yapıştırmıştı. Aynı yöntemi çizgi romanı için de uygulamıştı: Kara Tren yazısını bir kağıda, Yazan-çizen: Cihangir Yağmur yazısını ayrı bir kağıda basmıştı. Çünkü bunları kesip araya resim koyacaktı.” Kelimeleriyle Ethem Baran, fidan gibi boy atan bir umudun şiirsel fotoğrafını çekmez mi?
Bir Budist'in hız'a karşı olan öfkesini kuşanabiliyor ve Gülten Akın'a muhalefeten “Durup ince şeyleri anlamaya vaktim var” diyebiliyorsanız, Kemal Varol'un, her bir öyküyü bir istasyon gibi düşünerek oluşturduğu Demiryolu Öyküleri seçkisini okumalısınız…
Öykü-şiirden uzak duruyor ve hızı çok seviyorsanız, hayırlı olsun o zaman kopmadan kopan kıyametiniz!
Başlıklar :
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.