İhsan-ı Kamil'e mahsus mühim bir mesele
00:00, 19/09/2012, Çarşamba
Yeni Şafak
İhsan-ı Kamil'e mahsus mühim bir mesele
Reklamdan uzak, röportaj vermekten kaçınan, istikrarla nakış gibi işlediği dili ve üslubuyla her biri kültleşen kitaplara imza atan Anar'ın son kitabı Yedinci Gün'deki ideolojik tutumu, eleştirel siyasi tavrı gürültü patırtı içinde kayboluyor. Kitap daha piyasaya çıkmadan nasıl oluyor da en çok satanlar listesinde boy gösteriyor?
Edebiyat ürünlerinin son yıllarda abartılı bir tanıtım sürecinden sonra okuyucuyla buluşturulması, kolayca güdümlenebilen, edebî beklenti noktasında oldukça yoksul, aynı zamanda da mutlu bir tüketici güruhunun dışında kalan edebiyat okurlarını rahatsız edecek boyutlara ulaşmıştır artık. Sevilen yazarlar üzerinden kitaplara yönelik yayınevlerince yürütülen ?çok satanlaştırma? harekâtının edebiyatı metalaştıracağından endişe etmek doğal bir tepkidir. Yalnızca kitabın alınıp satılabilirliğiyle ilgilenen ve menfaat duygusu üzerinden hareket eden yayınevleri arzı ve talebi kendi emelleri doğrultusunda tahrik edebildiği gibi, piyasa üzerinden şeytani reklam stratejileriyle okur profilini (müşteriler demek daha doğru olabilir) da biçimlendirebilir. Korkum bu formatlama işinin yazarlara da sıçraması yönünde.
Talebin niceliği, nitelik hakkında bir genelleme yapmayı gerektirmez; ama geniş kitlelerce kabul görmesinin kimilerince imkânsızlığı, sanki sahtesi yapılabilirmiş gibi, edebiyat kavramının başına bir ?gerçek? ibaresinin eklenmesini de zorunlu kılmıştır. Gerçeklik, ?çok satanlaştırma?nın edebiyatımızda yarattığı kültürsüzlüğün, cehaletin boyutlarını kavramak açısından itinayla irdelenmesi gereken bir kavram. Tabii gerçekliğin mihengi, neyi okuyup okumayacağımıza karar veren eleştirmen görünümlü birtakım köşe taşları olamaz; sırtlarını kültür endüstrisinin kapital gücüne yaslamış bu rahat ve gailesiz kimselerden, edebî kaygılardan arıtılmış piyasa gerçekliğinden gayrısını beklemek safdillik olur.
Anar, romanlarıyla kişiliğini de kültleştirdi
Aslında İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün'ü için oturmuştum yazının başına. Reklam ve nümayişten uzak, kendi hâlinde yıllardır sessiz sedasız işini yapmaya çalışan ?naif? bir yazarın son kitabı üzerinden koparılan (yazarın sevdiği lisanla) velveleden belki daha fazlasını hak ediyor İhsan Oktay Anar. Fakat henüz dağıtıma bile verilmediği hâlde bir kitap (Yedinci Gün) nasıl olup da çok satanlar listesine girebiliyor, bunun esbabı mucibesi nedir, insan sormadan edemiyor. İlk kitabı Puslu Kıtalar Atlası'nın yayımlanmasının üzerinden 17 yıl geçti ve bu zaman zarfında beş romanı daha yayımlandı Anar'ın. Yarattığı postmodern roman üslubunun biricikliği, kısa zamanda aralarında benim de bulunduğum nevi şahsına münhasır bir okur kitlesi yarattı; kitaplarının hepsi kültleşti. Medyadan gizlenen, kimseyle söyleşi yapmayan, kenarda kuytuda kalmayı sürdüren gerçek kişiliği de romanlarının üzerinden kültleşti âdeta. Sırf bunu başarmış olmak bile başlı başına bir meseledir.
Bu, onun renkli curcunalı mevzuları; zilli çıngıraklı, ağır ağdalı roman dili; bulmacamsı kurgusu ve karikatürize tipleriyle bir başına yarattığı bir dünya. Ve tarihî, masalsı, maceralı o dünyanın tam merkezinde, yalnızca kendine yazan bir adamın aldırmazlığı ve neşesiyle, olayların ta göbeğindedir Anar. Eğer gerçek dünyadan, yani okurlarından, medyadan bu şekilde yalıtmasa kendisini, romanın eğlencesine kendini veremeyecekmiş, o tadı alamayacakmış gibi. Belki bu gerçekten böyledir. Yine de Puslu Kıtalar Atlası'ndaki Uzun İhsan'dan Yedinci Gün'deki İhsan Sait'e, romanın tam merkezine konumladığı kendini avutmaktan bir türlü bıkmamış görünmesi, okuyucudan (okuyucusundan değil) hiç etkilenmemesi, hadi biraz daha ileri gidelim, okuyucuyu (okuyucusunu değil) hiç takmaması kadar şaşırtıcıdır. İşbu vaziyet, kendine yalnızca kendisi için yazıyor havası vermekten geri durmayan yazarın nasıl bu kadar ilginç olabildiği sorusunu akıllara getirmiyor değil. Ya da şöyle sorayım: Anar, kendini avutmaktan nasıl bıkmıyor?
Kutsal metinleri, mitosları ve masalları ustaca harmanlayan Anar'ın bu son romanında, diğer romanlarından farklı, dikkate şayan bir husus var. Politik, ideolojik bir tutum, eleştirel bir siyasi tavır, Yedinci Gün'ün patırtılı kütürtülü kalabalık gündemi içerisinde arada bir belirip kayboluyor; Anar'ın romanında ilk kez bu kadar belirgin, net bir varoluş alameti kendini gösteriyor. Bu yenilik, eğlenmekten başka meselesi olmayan Anar romancılığına yeni bir soluk getirmiş yahut getirecekmiş gibi: ?...Britanya'da 7 asır önce dokunmaya başlanan kumaştan biçilip her seçimde üzerine yeni yamalar vurulan hürriyet denilen elbise, aklen ve ahlâken yetişkin insanın ölçülerini mezurayla bir kez aldıktan sonra makas yerine giyotin kullanan, ve en kötüsü, müşterilerinin bedenen ve aklen bir çocuk olduğundan habersiz Fransız terzilerine sipâriş edildiğinden midir nedir, ona fazla büyük geliyor olmalıydı. Anlaşılan 'hürriyet', Selânik'ten Dersaadet'e, müzik kulağı pek olmayan evde kalmış bir kız kurusuna koca bulmak için sipâriş edildikten sonra, Galata Gümrüğü'nden fors ve rüşvetle geçen âhenksiz bir piyano gibi gelmişti...?
Hitap ettiği genç nesil Anar'ı anlıyor mu?
Yine romanın bir yerinde Türkiye'de 1930'lardaki zihniyet değişimini aydınlar üzerinden (o münevver demeyi tercih ediyor) tasvire çalışan Anar, ?döküntü münevverleri? eleştirmek için meseleyi dile getirip şöyle bir cümle sarf ediyor: ?Geçen asır sonlarında şâhikasına ulaşmış lisân, yerini bir kabile diline bırakınca bu pestenkerânî münevverlere gün doğmuştu. Tahsilleri terbiyeleri yoktu...?
Doğrusu bu kadarı bile heyecanlandırdı beni. Anar'ın romanı için olumlu olumsuz çok şey söylenebilir, ancak, şu var ki ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonuncusu Yedinci Gün'e, ısrar ve istikrarla nakış gibi işlediği dil, yerdiği kabile dili karşısında hakikaten köklü, parıltılı ve olabildiğince zengin. Böyle olunca ben de bu dilin vasfının muhatabınca ne ölçüde umursandığını merak ettim doğal olarak. Kamus satışlarında bir kımıldanma (ilk patlama yazmıştım) yaşanmadığına göre, Anar'ın yarattığı okur, işin ?eğlence?sinde gerçekten. Kitle iletişim araçlarının, sosyal medyanın her şeyimizi abluka altına aldığı yetmezmiş gibi üstüne bir de yegâne anlaşı ve uzlaşı aygıtımız olan dili, o sınırsız evreninden gündelik hayatın klişelerine indirgemesi, hayatımızı saçma ve içeriksiz iletilerle dolu bir çöplüğe dönüştürmesi karşısında, artık medya ve iletişim araçlarını mucizevi şekilde etkileyebildiğini düşündüğümüz Anar'ın (ve onun gibi yazarların) dil duyarlılığı, işgal ettiği mecrada yeni bir direnç kaynağı olabilir mi peki? Hitap ettiği genç neslin nezdinde Anar'ın naif edebiyatı bunu başarabilir mi? Kendine gerçek bir mesele edinirse neden olmasın ki? Belki de gelecekte Anar'ın, henüz kitapçılara dağıtılmadan çok satanlar listesine giren kitaplarına gösterilen alakanın hiç olmazsa onda biri, yine onun kaleminin yüzü suyu hürmetine ?kamus? satışlarına da yansır. Kim bilir?
Başlıklar :