Pelin Batu'yu önce oyuncu olarak tanıdık. Sonra onun Boğaziçi'nde Tarih okuduğunu öğrendik. Ardından televizyon programlarıyla çıktı karşımıza. Belki bunların içinde en çok konuşulanı Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu ile sundukları Tarihin Arka Odası'ydı. Oradaki varlığı kadar ayrılığı da çok konuşuldu. İnal Batu'nun kızı, oyuncu, tarihçi, edebiyat doktorası yapan bu kız aslında 'ne' yapmaya çalışıyor? Maymun iştahlı mı? Medyanın neden dikkatini çekiyor? Neden küçük kız çocuğu muamelesi görüyor? İşte cevabı...
Diplomat çocuklarında genellikle benzer bir sendrom vardır. Hiçbir yere kendilerini ait hissedemezler ve hep bir boşlukta sallanıyor gibi olurlar.
Tabii. Her üç yılda bir ülke değiştiren insanlar bir süre sonra kök bağlayamıyorlar ve sıkılmaya başlıyorlar. Ben de periyodik olarak bir yerlere gitmek istiyorum. Yeni şeyler yapmak istiyorum.
Dışarıdan öyle göründüğünün farkındayım. Ama ben bunun avantajlarını da gördüm. Çünkü bütün bunlar insanı zenginleştiriyor. Çok dil bilmek, farklı kültürleri tanımış olmak, beni rahat hissettiriyor. Ben dünyanın neresine gidersem gideyim kendimi yabancı hissetmem ve çok rahat iletişim kurarım. Ama hiçbir yere de tam olarak bağlanamıyorum.
Evet. Mesela oyunculuk dünyanın en zevkli mesleklerinden bir tanesi ama istediğim gibi yapamayınca ya da beklemeye başlayınca o zaman başka şeylere saldırıyorum. Beklemekten sıkılıyorum.
Değilim aslında. Bir taraftan da tatminsiz değilim, bir şeyi bitirene kadar rahat edemiyorum. Mesela son iki senedir en büyük huzursuzluğum tezimi bitiremememdi. Konsantre olmadan hiçbir şeyin hakkını veremiyorsun. En iyisi bir şeyi bitirip öbürüne başlamak…
Şiir yazmak. Ama şiirle hayatımı idame ettiremem. Ben üniversite birinci sınıftayken tiyatro ve şiirle uğraşmak istediğimi biliyordum. Tarih bölümüne "hiçbir zaman tarihçi olacağım" güdüsüyle girmedim. Tarih bana ilham veriyordu. Yine de aslında realitede şiir diye bir şey kalmadığını fark ediyorum. Son yıllarda sadece bazı romantikler, melankolikler ve liseli âşıklar şiir yazar gibi bir portre çıktı ortaya.
"Şairim" demek istemiyorum. Bunu başkalarının söylemesi gerekir ama en sevdiğim uğraşlardan biri şiir yazmak.
Şiirle birlikte bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum. O da medya ile ilgili şeyler oldu. Medya çok hızlı tüketilen para da kazandırabilen ve diğer mesleklere nazaran daha kolay bir meslek.
Öyle geliyor bana…
Tezat. Bu durum beni daha çok şiire yönlendiriyor. Bir filmde oynadıktan sonra altı ay gibi bir süre kapanıp hiçbir projeyi kabul etmem. Oturup yazı yazıyorum çünkü orada rahat nefes alabiliyorum.
Hayır, o titrdir çok önemli değil. Okula gidince kendimi korunmuş bölgedeymişim gibi hissediyorum. İyi şeyler okudukça daha çok yazmak geliyor içimden.
Hayatım boyunca "acaba ne olacağım" diye sorgulamış bir insan değilim. Beni mutlu eden şeyleri yapmaktan zevk alıyorum. 5 yaşından itibaren elimde kitaplar vardı, çünkü evimde ailem sürekli kitap okuyordu. Dolayısıyla o güzel şeyleri okumaya başladığım anda "ben bu işi yapmak istiyorum" dedim. Ama bu tür röportajlarda sürekli insan köşe sıkıştırılmaya çalışılıyor. "Kimsiniz, oyuncu musunuz, akademisyen misiniz?" gibi sorular soruluyor. Oysa benim kendime bir damga yapıştırmak ihtiyacı duymuyorum. Bir şeyden sıkılınca başka bir şeye kaçıyorum. Kabul ediyorum, bazen bu kaçışlar sağlıklı olmuyor ve bazen insan duvara çarpabiliyor ama belki en insani duygudur o ve bendeki olan şey sevdiğim şeyleri sonuna kadar kovalamak… Bence bu doğal bir refleks ve çoğumuzda vardır.
Ruh sağlığım için çok da takip etmemeye çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki yerenlerde oluyor, övenler de. Başkalarını dinlemeye başlayıp, "insanlar beni seviyor mu yoksa sevmiyor mu" diye sorgulamaya başladığınız anda kendi sesinizi duyamaz hale geliyorsunuz.
Ama bu Türkiye'nin bir hastalığı. Geçen yıl iki ay tez araştırması için Amerika'daydım. Lisedeki kız arkadaşım birlikteydim. O Amerika'da oyunculuk yapıyor, bir sanat galerisi var, fotoğrafçı, kendi çektiği eserleri sergiliyor ve başka sanatçılara mekân açıyor, punk gruplarına belgesel film projeleri yazıyor, çocuğu var ve mastera başlamak istiyor. Biz kapitalizmle sonradan tanışmış ve vahşi kapitalizme akut bir şekilde yaşayan insanlar olarak herkes "bir iş yapacak" diye sonradan görme bir şekilde benimsedik. Dolayısıyla "siz kimsiniz ne iş yapıyorsunuz" sorusu takıntı halinde sürekli karşıma çıkıyor.
Bilmiyorum. Ben Twetter gibi siteleri takip etmiyorum, kullanmıyorum da… Genellikle felaket bir şey olunca haberim oluyor.
Bilmiyorum ama röportaj vererek kendimi medyada var ediyorum. Şuanda röportaj veriyorum, merak eden okur, etmeyen okumaz ama sonuçta "ben buradayım" demiş oluyorum. Garip gelecektir ama gerçekten çok fazla ortalarda görünmeyi seven biri değilim. Sürekli gündemde olmak gibi bir derdim yok.
Bunu da şımarık kız çocuğu gibi "ah medyadan nefret ediyorum" diye zerzenişte bulunmak istemiyorum çünkü biliyorum ki işimin bir parçası. Şikâyet etmem gerektiğini bilmeme rağmen her zaman ben doğru mesleğimi seçtim gibi bir ses kafamın arkasından çınlıyor.
Böyle bir çekim var mı bilmiyorum. Biz Cem Mumcu ve Harun Tekinle program yaptığımız dönemde çok fazla yazılmıştı. Ondan önce yoktu. Artış olduğunu o zaman gözlemledim. Televizyon daha görünür bir meslek olduğu için ona yormuştum. Bunları daha önce hiç düşünmedim.
Beni aşağıya çektiklerini düşündüğüm anda dış dünyaya karşı soyutlanıyorum. Ailemde son yıllarda çok fazla hastalık ve ölüm var. Bu kadar gerçek anlamda insanı üzen ve yıpratan şey varken bunların sabun köpüğü şeyler olduğunu düşünüyorsunuz. Ben tabiî ki biyonik insan değilim, bir şey yazıldığı zaman üzülüyorum ama bakıyorum ki ben üzüldüğümle kalmışım ertesi gün o haber çöp oluyor. Tabii Zen Budist rahibesi de değilim, erdim demiyorum. Tabii üzüldüğüm zamanlar oluyor ama bunu milimalize etmek için kendimi eğittim.
Ben kendimi orta sınıf olarak değerlendiriyorum. Fakat 'orta sınıf'ta o kadar kaygan bir zemin ki tam anlamıyla bir şekli yok. O yüzden ben "kendi halimde bir vatandaşım" diyorum. Çok da fazla irdelemiyorum. Fildişi kulesinde ikamet edip her şeye yukarıdan bakan kişi modeli beni rahatsız ediyor.
Evet. Programda bunu çok net gördüm. Programa katılana kadar Kürtlük ve Türklük muhabbetini hiç yapmamıştım. Aile içinde de etnik kimliklerini hiç konuşmazdık. Okulda aldığım tarih eğitiminde de öyle. Osmanlı Tarihi okurken hiç bir zaman bunu Türk Tarihi olarak okumuyorsunuz. Sürekli Türklüğün altı çizildiği için buna tepki gösterdim. Ama yurt dışına gittiğimde çok fazla milliyetçi kesiliyorum. Yurt dışında verdiğim söyleşilerde bunlar yer alıyor. Beni sinirlendiriyorlar.
Çünkü beni 'modern Türk kadını' olarak görüp ağızımdan töre cinayetleri, başörtüsü, Atatürkle ilgili laflar almaya çalışıyorlar. Bende bunları kurnaz ve çirkin buluyorum. Onların kafalarında bir Türkiye fotoğrafı var. Sizi o portrenini içine koymaya çalışıyorlar.
Ben Avrupa Birliği'ne parlamentoya konuşmacı olarak davet edildim. Orada şunu söyledim; "Biz ülke olarak bir sancı yaşıyoruz. Türkiye darbeler ülkesi ve ardı ardına ağır trajediler yaşamış bir ülke. Bir doğum sancısı içinde tabii ki ağrıları olacaktır." İrlanda'ya bakın 90'lara kadar katolik oldukları için boşanma meselesi çok büyük bir problemdi. Siz Türk kadınını aşağılamaya çalışıyorsunuz ama bu ülkede kadın hakları konusunda güzel şeyler yapılıyor.
Hayır. Şiirlerimi İngilizce yazdığım da bana "sen Türk değilmisin neden İngilizce yazıyorsun" diye soruyorlar. Ben Türçe'yi çok seviyorum. Ama şöyle birşe var ki ben Türk okullarında okumadım. Boğaziçi'nde de Türkçe eğitim almadım. Çünkü doğduğum andan itibaren aldığım eğitimim İngilizce oldu. İngilizce'yi daha rahat kullanıyorum o yüzden. Türkçeyi kullanmam gerektiği zaman kullanıyorum. Yoksa içimden geçenleri İngilizce yazıyorum.
Bu konuda gel gitler yaşıyorum. Genelde ailemin arkadaşları benim arkadaşım olmuştur. O yüzden arkadaş ortamım genelde 60 yaş ve üzerinde insanlardı. Birçok konuda yaşıma göre çok olgun ve "büyük çocuk" oldum. Belki bir taraftan da çocuk kısmı bastırdığım içinde tuhaf yerlerde açığa çıkıyor. Annem programı izlediğinde bana "kızım çocuk gibi davranıyorsun" diyordu. Ya ihtiyarım, ya da çocuk ikisinin ortası yok. Bu ikilemin arasında gilip gidiyorum ama çok da şikâyet etmiyorum.
Çıkarmamaya çalışırım. Egomu ortaya çıkarmaya çalışanlara özellikle malzeme vermem. Rol yapmayı seven biri değilim.
Biliyorum bu söylediğim ironik. Televizyon programlarında ve verdiğim röportajlarda benim. Başka bir karakteri canlandırmıyorum. Sizinle kendimi tartışıyorum ve bu kendimi analiz etmeme de yarıyor. Damarıma basan insanın kötü niyetli olduğunu hissedersem duvar kesilme benim en iyi bildiğim tekniktir.
Gittikçe hayatımda çok daha az insan olduğunu, evde daha fazla vakit geçirdiğimi ve evden çıkmanın külfet gibi geldiğini görüyorum. Tabii çok uzun süre fanusun içinde vakit geçirince havasız kalıyorsunuz. Birşeyler toplama ihtiyacı hissediyorsunuz. Ben onları genelde işlerle yapmaya çalışıyorum.
Ne farkeder ki? Ben kendimi ne kadar anlatmaya çalışırsam çalışayım bir yaftalama oluyor ve olacakta. Ben sürekli "ben buyum, inanın bana" diye haykıran bir kadın rolüne bürünmek istemiyorum. Seven sever, sevmeyen sevmez. Hakikaten yaptığım işlerde samimiyim. O yüzden pek umursamıyorum. O kadar küçük bir dünya da hayatım geçiyor ki bu soruları hayatıma sokmuyorum.
Ben o kadar hırslı biri değilim. Büyüdüğüm evde medya hep evimizin içindeydi. Bu bana hep doğal gibi geldi. Özellikle "babama kendimi kanıtlıyacağım' demedim. İtalya'da bir davette Ferzan Özpetek ile tanıştım. Rol teklif etti ve başladım. Bana kalmış olsaydı ben oyunculuk ajanslarına yazılıp, oyunculuk denemelerine katılmazdım. Babamla yarışmayı hiç düşünmedim. Belki bilinçaltında böyle bir şey vardır. Her çocuğa sorulur büyüyünce ne olacaksın? diye. İlk verdiğim cevap "babam olacağım"dı. Babamın mesleği önemli değildi sadece babam olmak istiyordum. O kadar âşıktım babama.
Bu ülkede yaşayıp da politik olmamak mümkün değil. Bugünün apolitik gençleri bile politik. Çünkü apolitik olmaları bir tepki. İster istemez politik biri oldum. Gazeteleri okuyorum, izliyorum ve tepkisiz kalamıyorum.
Hayvan haklarından tutun, insan haklarına kadar bütün politik şeyleri takip ediyorum.
Hümanistim. Hümanist ve demokrasi zaten bir birinin içine geçmiş şeyler. Olabildiğince çok sesliliğe ve insanların farklı felsefesine her zaman saygı duydum. Çünkü ben onların felsefesine saygı duymazsam onlar da benimkine saygı duymaz. Fakat bu hümanizimi insanlar şöyle düşünüyor. "Bu rahatına kavuşmuş hippi çocuk ne güzel demokrasi diyor ama realite de ne oluyor?"
İki haftada bir protestolara katılıyorum. Cumartesi günü Taksim'de nükleer santrallerle ilgili bir basın açıklamasının içinde yer aldım. Karadenizdeki protestoda köylü kadınlarla birlikteydim. Kendimi çok iyi hissettim. Dışarıdan biri gibi değil, içlerindeki biri gibi davrandım. Benim hümanist anlayışım böyleyken insanlar hümanistliği elitleştirip sadece 'entel' insanların kafa yorduğu ama ekmek savaşı veren insanları çok takmadığını gördüm.






