Aşkın, ayrılığın, gurbetin içinden hep bir tren geçer. 'Uzayıp gider' Anadolu'nun yanık bağrına doğru. Şiirlerde, şarkılarda, filmlerin unutulmaz sahnelerinde karşımıza çıkan trenleri Tanıl Bora, 'Tren Bir Hayattır' adlı kitabında anlatıyor ve okurken hepimizi unutamayacağımız bir tren yolculuğuna çıkarıyor.
Her ikisi de. Öznel, edebî deneme mahiyetinde yazılar da olsun, kuru akademik olmamak kaydıyla bilimsel incelemeye dayanan makaleler de olsun istedik. Memleket Kitapları dizisinde genel olarak bu üslup alacalığına imkân tanıyor hatta bunu destekliyoruz. Memleket dediğinizde bu homojen bir yapı değildir, coğrafya dediğiniz yer şekilleri kâh intizamlı kâh intizamsız, engebelidir. Memleket Kitapları da buna uygun olsun, değil mi ya! Demiryolu, tren, çok cepheli bir olgu, bu çok üslupluluğu iyice teşvik ediyor.
Önce kitaptaki üç yazıya dikkat çekeceğim bu sorunuza cevaben. Güngörmüş demiryolu sendikacısı Zafer Boyar, söyleşisinde, karşısına on adam dizseler, aralarından demiryolcuyu mutlaka ayıracağını söylüyor! Orhan Berent'in İzmir istasyonları ve tren depolarındaki izlenimlerini okuyun, demiryolcunun kendi aleminde ayrı bir "mahluk" olduğunu anlarsınız. Dedesi, babası, abisi demiryolcu olan Mehmet Atlı'nın makalesi de, demiryolculuğun Tanpınarcı tabirle söylersem: "eşyaya sinmiş" ruhunu çok güzel anlatıyor. YHT'lerin farkı ne? Onlar, içine uçak kaçmış trenler! O uçak kılıklı halleri, demiryolculara da yansıyor gibi geliyor bana. Eski demiryolcu folkloru, tren estetiği, havayolu folkloruyla, uçak estetiğiyle karışıyor, melez bir tarz çıkıyor ortaya. Keşke güngörmüş demiryolcularla yeni yetişen trenciler arasında, eski trenlerle YHT'leri mukayese ettikleri bir söyleşi yapmayı düşünseymişiz…
Mustafa Uçar'ın yazısının başlığı: "Bu tren bir hayattır", tam da kitaptaki yazıların havasına uygundu. Demiryollarını kendine mahsus bir âlem olarak düşünmeye… Treni zamanla ve mekânla kendine mahsus bir ilişki, bir "makam" olarak düşünmeye uygundu.
Demiryolları, modernliğin "klasik" çağında, modernleşmenin en güçlü timsallerinden biriydi. İleri teknoloji, sürat, yayılma ve mekansal kısıtları aşma şevki… Tren bunları simgeliyordu. "Lokomotif" kelimesi hâlâ hızın, öncü atılımın mecazı olarak kullanılır. Demiryolu hattı, bir şehrin, kasabanın modern dünyaya bağlanmasının cisimleşmiş ifadesi, tren garları modernliğin anıt-binalarıydı. Modernliğin seyri içinde, daha şimdiki post-modernliğe gelmeden çok evvel, trenin bu simgeselliği eskidi. Bir kere normalleşti tren, büyüsünü kaybetti. Başka ulaşım araçlarının teknolojik gelişmesi onu "mazbutlaştırdı". Dahası, Türkiye'ye bakarsak, demiryollarının aktif biçimde ihmal edildiği uzun yıllar boyunca, eski hatta nostaljik bir alet sayıldı tren. Şimdi YHT'yle yine bir "tren modernizmi" heyecanı oluştu. Bu kısa hikaye bize global düzlemde şunu hatırlatıyor: Modernizm yerinde duran bir süreç değil, yeni merhaleleri var, modernliğin suret ve temsilleri de değişip duruyor. Türkiye örneğinde ise şunu düşündürüyor: "Türk modernizmi" diye bir şey varsa, bunun bir huyu galiba teknoloji arsızlığıdır! Yeni oyuncaklara hevesle el atarken, tren kültürünün köklü simgelerine, başta Haydarpaşa Garı'na böyle hoyratça davranılmasını başka nasıl tanımlayalım? "Türk muhafazakârlığı diye bir şey varsa…" diye de kurabilirdim tabii aynı cümleyi!
Mehmet Atlı, demiryolcuların "kendi kendine yeterli" diyebileceğimiz iç dünyasından, o dünyanın imgelerinden, nesnelerinden, kokularından bahsediyor Demiryolistan deyince. Ama onun dedesi de babası da demiryolcu, o ülkenin kadim yerlilerinden! Biz sıradan tren muhipleri için, tren vasıtasıyla tecrübe ettiğimiz coğrafyalardır Demiryolistan. Benim için, mahcubiyetle söylüyorum, evvela Ankara-İstanbul hattıdır. Bir de Demiryolistan, dünyanın neresinde olursa olsun banliyölerdir, banliyö ruhudur. Türkçede varoş kelimesinden önce banliyö kelimesi vardı ve banliyö bizim için demiryolu kültürünün kelimesidir. Kenar mahallenin "modern" bir isim ve suret kazanmasını yani, demiryoluna borçluyuz.
Ayrıca kitapta Alper Araz'ın yer yer tekinsiz bir görkemi yansıtan fotoğraflarına bakarak da bir Demiryolistan görebilirsiniz.
Zayıfladığını sanıyorum. Genel olarak köklü "kamu kurumlarının" içinin boşalmasıyla, özelleştirilmeleriyle falan da ilgili bu. Bu kurumların modernleşmeyi taşraya yayma misyonu da vardı, şimdi bu misyona gerek kalmadı, kapitalizm kendi kendine hallediyor! Sonra Demirspor'ların mesela, hele Adana gibi en büyük Demirspor'un, demiryollarıyla bağı iyice gevşedi, sembolikleşti. Yine de, ismi ve amblemi bile bir şeydir.
Belli olmaz, yüksek hızlı tren de rap/hiphop parçalara ilham kaynağı olabilir yarın öbür gün! Trenin "güzelliği", hem süratli hem de bir biçimde sakin, hem dağdağalı hem de bir biçimde asude olmasıydı. Tren muhiplerinin özlediği veya yitmesinden korktuğu şey, budur.
Nostalji de iş görür, endüstrisi bile var! Bu tabii sinik bir cevap. Bir yandan seyahat ederken, yol alırken, bir yandan ferah ferah oturup kalkarak, (yataklı trendeyseniz kıvrılıp yatarak), yiyip içerek, sohbet ederek "ikamet" halinizi de sürdürmenin trenden daha "başarılı" bir biçimi hâlâ icat edilmedi bana sorarsanız. Bu nedenle trenin ölmeyeceğine inanıyorum.
Demiryolcularının sahne gerisindeki bütün emekçileri.






