Kısa film ve reklâmcılıktan gelen genç yönetmen Biray Dalkıran'ın ilk uzun metrajlı denemesi “Araf”, tıpkı geçen yıl “The İmam” ve “Dabbe”ye yapıldığı gibi, daha gösterime bile girmeden sol tandanslı bir linç tehdidiyle karşı karşıya. Bunun da en önemli nedeni, filmin Kur'an'daki bir sûreden gelen ismi ve kürtaj konusunda takındığı muhalif tutum...
: Biray Dalkıran
: Hakan Bilir (Biray Dalkıran'ın öyküsünden)
: Hayko Cepkin
: Hüseyin Biçe
: Okan Sönmez
: Ozan Toraman
: Duygu Kabaçam
: Aşkın Sağıroğlu
: Akasya Asıltürkmen, Murat Yıldırım, Kubilay Tunçer ile Yasin Şerif Tulun, Tülay Bekret, Kevork Türker, Serhan Ernak, Aytaç Ağırlar, Hayfa Safi, Deniz Soyarslan, Gizem Oğlakçı, Mehmet Birkiye
: 96 dakika
: İçerdiği korku, şiddet ve cinsellik öğeleri nedeniyle 18 yaşından küçüklerin izlememesi önerilir.
: Bir Film
Eda ve Cenk, akademi yıllarında tanışıp evlenmiş olan bir çifttir. Genç karı-kocanın mutluluğu, Eda'nın bir bebek beklediğini öğrenmesi ile daha da perçinlenir. Ancak, kahramanımız hamileliğinin ilerleyen aylarında sıradışı olaylar yaşamaya başlar. Cennet ile cehennem arasında, “Araf”ta kalmış bir ruh, intikamını almak için dünyaya dönmüştür. Bir süre sonra da çiftin etrafını benzeri görülmemiş bir dehşet dalgası saracaktır.
Türkiye'de, hayatını kimi ulvî değerlere bağlı kalarak sürdürmeye çalışan biri için "sinema yapmak" da "sinema yazmak" da öylesine zor ki... Nedendir derseniz; yıllardır, içinde zerre kadar muhafazakâr bir söylem bulunan istisnasız her yapıt karşısında yürütülen o geleneksel yıpratma/aşağılama kampanyası, Antalya Film Festivali'ndeki ilk gösteriminden itibaren bu film için de başlatıldı.
1976 doğumlu Biray Dalkıran, hayatı boyunca muhafazakâr sağ çevrelerle öyle hiç bir ciddi dirsek teması olmamış, gencecik, kendi hâlinde bir yönetmen. Kolayca anlaşılacağı üzere, "siyasal İslâm"la da herhangi bir yakınlığı yok. Beykent Üniversitesi Sinema-TV bölümü mezunu, şu sıralarda Marmara Üniversitesi'nde sinema üzerine doktorasını yapıyor ve hayatını da uzun yıllardır reklâm filmleri çekerek kazanmakta. Eh, her sinema okulu öğrencisi gibi onun da en büyük hayâlinin ilk uzun metrajını çekip sinema dünyasına profesyonel bir adım atmak olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya hiç gerek yok. Nitekim, "Araf" da bu hayâlin gerçeğe dönüşmesinin bir simgesi…
Ancak, gelin görün ki kimilerine göre son derece kötü, dahası “affedilmez” bir noktadan başlangıç yaptı Dalkıran. Bu yüzden de tez elden ipi çekilmeli ve cezalandırılmalı. Hem de öylesine kesin bir dille cezalandırılmalı ki alttan alta gelen diğer bütün yeni dalga sinemacılar da gelecekte böyle "sakıncalı" temalara el atmasınlar!
Pekiyi, Biray Dalkıran tam olarak ne suç işledi?
Bunun cevabı, daha en başta, anlattığı öykünün isminde gizli… Orta ölçekli bir reklâm filminin bile masraflarını karşılayamayacak kadar düşük bir bütçeyle, buna karşılık gönlünü ve dostluklarını ortaya koyarak çektiği "Araf", herşeyden önce ismini Kur'an'ı Kerim'in bir sûresinden alıyor. Bundan da önemlisi, film ve yönetmeni, "kürtaj" gibi çağdaş feminist mücadelede kadın özgürlüğünün olmazsa olmaz simgeleri arasına yerleştirilmeye çalışılan bir vahşet karşısında son derece ahlâkçı bir duruş sergilemekte…
“Fıtrat güzelliği”, bazı insanların en çetrefilli meselelerde bile evrensel doğruları bulmasına yardımcı olabiliyor. Bu bakımdan, ideolojik olarak "İslâmcılık”la uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmayan Dalkıran da şimdiye kadar görüşlerini açıkladığı pek çok söyleşide olduğu gibi, kendisiyle bundan bir kaç gün önce yaptığımız o dostça görüşmede de üstüne basa basa kendi ahlâkî doğrularını vurgulamaktaydı. "Aydın biri olarak, anneyi korumaya yönelik bazı tıbbî zorunluluklar dışında, kürtajın hem ilmen, hem ahlâken, hem de dinen çok büyük bir suç olduğuna inanıyorum” diyordu sanatçı ve hemen ardından da şunları ekliyordu:
“İnsanlık suçu olarak gördüğüm bu eyleme yönelik kanaatimi ise hiç bir önyargılı eleştiri değiştiremez. Çünkü, böylesi bir cinayete tepki duymak için softa falan olmaya gerek yok; yalnızca vicdan sahibi olmak yeter."
Dalkıran'ın, filmiyle ilgili söyleşilerde ortaya koyduğu bu ödünsüz yaklaşım, Türk medyasının "serbest cinsellik" taraftarı kimi bay ve bayan kalemlerini hiddetlendirmekte gecikmedi. Bugünlerde, tıpkı ilhamını dinsel metinlerden alan "Dabbe" ve dindarların bu ülkedeki duygusal sıkışmışlıklarını yansıtan "The İmam"a yapıldığı gibi, kılıçlar bir kez daha kınlarından çıkartılıp bilenmeye başlandı. Bu defaki sinemasal linç nesnesi ise "Araf" olacak gibi...
“Araf”, bütçe sorunları nedeniyle, 35 mm yerine “high definition” (yüksek çözünürlüklü) video kamerayla çekilmiş bir yapıt. Buna karşılık, görüntüleri şaşırtıcı düzeyde başarılı bir sinemasal lezzet içeren, kamerasıyla, müziğiyle, oyunculuklarıyla, en önemlisi de özel efektleriyle kesinlikle vasatın üzerine çıkmayı başarmış son derece özgün bir filmle karşı karşıyayız. Ancak, dediğim gibi, eğer ki bir senaryo bu ülkenin ulusal sinema endüstrisinde köşe başlarını tutmuş olan kimi “kanaat önderleri”ne ideolojik açıdan ters gelmişse, o durumda hiç bir filmin gözünün yaşına bakılmaz. Genç yönetmenlerin önüne derhal, Stalin'in tarihe geçmiş o ünlü sözünde vücut bulan iki seçenekli bir “gelecek planlaması” konulur:
“Ya benimlesin ya da bana karşı! Tercihini yap!”
Piyasaya arz-ı endam eden ilk değerlendirmelerde de görünen o ki hiç kimsenin “Araf”ın Türk korku-gerilim sinemasının geleceği açısından umut veren yönlerini görmeye pek niyeti yok. Film, önce Antalya Film Festivali jürisi tarafından tu kaka yapıldı; ardından da sağda solda çıkan eleştiri yazılarında hafif hafif dövülmeye başlandı. Ki o Antalya Festivali değil miydi, “Bizim öncelikli amacımız piyasaya yeni çıkan genç yönetmenleri yüreklendirmektir” diyerek “Babam ve Oğlum”u, “Beyza'nın Kadınları”nı yarışmalı bölüme katılmaktan alıkoyan?
Elbette ki henüz ilk filminde “başyapıt” mertebesine ulaşmış bir yönetmenle karşı karşıya değiliz. Ki zaten 110 yıllık sinema tarihinde bu kategoriye sokulabilecek üç ya da beş yönetmen de zor bulunuyor!
“Araf”ın, başta senaryo olmak üzere, oyuncu yönetimi ve mekân kullanımı konusunda bir dizi sorunu var. Dalkıran sinemasal açıdan çok verimli ve de etkili bir öykü yakalamış, ancak bu öykünün her dakikasını aynı özenle işlemeyi başaramamış. Senaryo, belki tecrübesizlikten, belki de üzerinde yeterince çalışılmadığından dolayı bazı noktalarda tıkanıyor. Öyküdeki bir sürü önemli sinemasal ânın anlatım kalitesi açısından doyum noktasına ulaşamadan sessizce gelip geçmesi ise filmin etki gücünü zayıflatıyor. Senaryoda, kürtajın "insanlık suçu" olduğuna dair o temel ahlâkî vurgu belki bir parça daha güçlü ve izleyici açısından daha yoğun kavranılır hâle getirilebilirdi.
Öte yandan, mekân kullanımı konusunda da (yine zaman ve bütçe sorunlarından kaynaklandığını düşündüğüm) bir sürü tekrarlar var. Müzik kullanımı derseniz, genelde iyi olmakla birlikte kimi bölümlerde gereğinden fazla abartılı…
Baş kadın oyuncunun evlilik dışı bir bebek sahibi olmasına ve sonradan onu kürtajla aldırmasına yol açan duyarsız erkek karakterin üzerinde yeterince iyi çalışılmaması, filmin bir diğer kusuru… Buna karşılık, “inferno” adlı, sektörden olanların iyi bildikleri gelişmiş bir özel efekt işleme sistemiyle gerçekleştirilen görsel hileler, bu denli dar bütçeye sahip bir ilk filmden beklenmeyecek ölçüde başarılı. “Araf”, izleyiciyi hiç bir ânında kahkahalara boğacak türden absürdlükler içermiyor. Ki bu da korku-gerilim janrında bir yapıt için çok önemli bir artı…
Velhasıl, eleştirmek istedikten sonra, bir filmi yerden yere vurmaktan daha kolay hiç bir şey yok. Hele de şimdiden sonra, gözleri Hollywood'un o erişilmesi zor teknik görkemi karşısında bağımlılık kazanıp felç olmuş, sektöre yeni adım atanlara yönelik merhamet ve hoşgörü duyguları da yine aynı Hollywood'un yüksek mâlî standartlarıyla hadım edilmiş olanların eline düşecek yeni yetmelerin vay hâline!
Ben ise ulusal sinemamız üzerine yazıp çizerken söze olumsuzluklardan başlamayı kendi adıma hiç bir zaman sevemedim. Karşımızda, toplam büçesi 150 bin doları ancak bulan alçakgönüllü bir proje var. Ve bu projeye gönül veren ekibin büyük bir bölümü de yaptıkları işten kuruş karşılık beklememiş; aksine eldeki eldeki bütçenin tamamına yakını kaçınılmaz nitelikteki teknik masraflara gitmiş. Emin olun ki aynı parayı Hollywood'dan isim yapmış bir yönetmenin önüne koysanız, bu rakamla değil “Araf”ı, “Araf'ın fragmanı”nı bile çekemezdi.
İşte, bu yüzden, yeni yönetmenler ve güç bela tamamladıkları ilk filmleri söz konusu olduğunda kıtalararası adaletsiz kıyaslamalara girişmek yerine, ayağı yere basan, Türkiye'nin kültürel ve ekonomik gerçeklerinden hareket eden, herşeyden de ötesi “ülkemizin genç sanatçılarını kollayan” bir üslûp takınmaya gayret ediyorum. Gerektiğinde çağdaş sinemadan anlamadığım yönündeki çok bilmiş suçlamaları da göğüslemek pahasına!
Bu mantıkla düşünüldüğünde, benim bir Türk sinemaseveri olarak “The İmam”a da, “Dabbe”ye de, “2 Süper Film Birden”e de, “Kardan Adamlar”a da, “Araf”a da verecek bir 10 liram her zaman için var. Yeter ki bu insanlar sinemanın alfabesine ve asgarî anlatım kurallarına uyan temiz işler ortaya koysunlar.
Sinema yazarlığını sürdürmekten maksadım bu olunca, şimdiye kadar hiç bir siyasal ayrım gözetmeksizin bütün genç ve başarılı yönetmenlere cömertçe sunduğum o dostâne desteği, bu kez Biray Dalkıran'ın -öyküsünü kendime daha bir yakın hissettiğim- yapıtı için bir parça daha yüksek sesle ve altını çizerek dile getirmek durumunda kaldım. Çünkü, eğri oturup doğru konuşmamız gerekiyor. Burada yürütülen operasyon, gerçekte -Dalkıran'ın filmi üzerinden- sinemada her türlü muhafazakâr ve ahlâkçı bakışa karşı verilen kirli bir mücadeleden başka bir şey değil. Bir Hollywood şirketi tarafından daha internette fragmanları izlenir izlenmez yapımcısından “yeniden çevrim hakları” satın alınan "Araf", kürtaj karşısındaki bu onurlu duruşuyla, daha şimdiden boyunu aşan nitelikte bir siyasal çatışmanın arenasına dönüşmüş durumda. Onu sinemasal niteliklerinden dolayı beğenmediklerini ileri sürenlerin, eğer ki filmin kürtaj karşısındaki tavrı bu olmasaydı yönetmeni ve yapıtını yine de aynı kabalık düzeyinde eleştireceklerine ise kesin olarak inanmıyorum.
Böylelikle, şimdiye kadar -yegâne ideolojik mesajı "tüket" olan- reklâm filmleri çekmiş, bu anlamda ortaya hiç bir siyasal kimlik koymamış olan genç bir sanatçı da ilk yapıtının sektördeki baron ve baroneslerin yoğun alerjisini toplaması vesilesiyle ulusal sinema ortamımızdaki bazı acı gerçeklerle bodoslama biçimde yüzleşmiş oldu.
Bilinsin ki bu ülkede, maneviyat karşısında hassas filmler (ve de yönetmenler) söz konusu olduğunda her türlü sanatsal, estetik, edebî ve teknik hoşgörü bir yana bırakılır; yerini kültür dünyamız üzerindeki yüzyıllık bir yayılmacılığın keyfini süren nihilist, hedonist ve komünist bir güruhun feryatları kaplar.
Artık âdeta yazılı olmayan bir yasaya dönüşmüş olan bu geleneksel oyunu bozmak ise hayatı da sinemayı da bizim gibi algılayanların temel görevi olmalı...
Eminim ki hoşgörülü sinemaseverler, 16 haftalık bir insan evladının ruhu ve bedeni olduğu, dolayısıyla “yaşama hakkı”na sahip bulunduğu gibi -artık neredeyse unutturulmaya çalışılan- ilahî bir gerçeği vasatın üzerinde bir korku filmi konsepti içinde gündeme getiren bu iyi niyetli yapıtı, tıpkı geçen yıl "Dabbe"ye -bütün o aşağılayıcı eleştirmen yorumlarına rağmen- gişelerde 600 bini aşkın bilet kestirdikleri gibi, gösterime girdiği salonlarda yalnız bırakmayacaklardır.
Hafta içinde, yönetmen Biray Dalkıran'ın tartışmalı filmine ilişkin düşüncelerimi sizlere aktarmaya hazırlanırken, adına “kürtaj” denilen vahşetin ne menem bir şey olduğunu hâlâ tam olarak anlayamamış olanlara bu olayı en çarpıcı biçimde anlatacak bazı görsel materyallerin de arayışı içine girdim. Sağolsun, tam bu esnada gazetemizin bilişim servisinden bir dostum yardımıma yetişti ve bana -binlerce fotoğraftan oluşan kişisel arşivinden- iki yıl önce Meksika'daki kürtaj karşıtı bir protesto gösterisinde çekilmiş olan aşağıdaki kareyi bulup verdi.
Dostumun temin ettiği bu fotoğraf, tek kelimeyle yüze inen bir yumruk etkisine sahip. Fakat, aynı zamanda gazete sayfalarında yayımlanamayacak kadar da rahatsız edici ve yürek burucu…
Bu yüzden, onu, üzülerek de olsa basılı nüshamızda kullanmaktan imtina ettim ve yalnızca internet versiyonumuza -o da bilgisayarda hafifçe bozunuma uğratarak- almakla yetindim. Kalbi kaldırabilecek olan erişkin okurlarımız yan sütundaki bu ibret verici belgenin üzerine tıklayıp onu daha büyük boyutlarda inceleyebilirler. Ancak, çocuk ve genç okurlarımızın uzak durması ise çok daha iyi olacaktır.
Bu arada, çevrelerinde kürtajın bir “kadın hakkı” olduğu konusunda hâlâ vıdı vıdı etmekte direnen kişiler var ise, söz konusu fotoğrafı onlara da elektronik posta yoluyla göndermelerini şiddetle öneriyorum. Bu korkunç eyleme kalkışılmakla, ruh ve beden sahibi olmuş, artık herşeyiyle “yaşayan” bir insana tam olarak ne yapıldığını çok daha iyi kavramaları için…






