İdris Küçükömer ve Düzenin Yabancılaşması

23:0014/04/1998, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Ahmet Davutoğlu

Bugünlerde
, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi'nin tertiplemiş olduğu "İdris Küçükömer'in Anısına Türkiye'de Sivil Toplum Arayışları" konulu yuvarlakmasa toplantısı için idris Küçükömer'in eserlerini tekrar okuma fırsatı buldum, ilk defa yetmişli yolların ortalarında lisede olduğum dönemlerde okumuş olduğum Batılaşma: Düzenin Yabancılaşması başlıklı eseri doksanlı yılların sonlarında tekrar okumak, hem Türk siyasetindeki süregelen bazı olguları, hem de altmışlı yıllardaki bir çok yerleşik yöntem kalıplarını ve teorik çerçeveleri tartışmaya açan İdris Küçükömer'in bu olguları anlamlandırma konusundaki becerisini yeniden keşfetmek açısından gerçekten heyecan verici.


Sadece bir akademisyen ve sol bir teorisyen olarak değil, Talat Aydemir cuntasının sivil kanadının önde gelen pratisyeni olarak da önemli ve kendine özgü bir kariyere sahip olan ve bu anlamda cuntacılıktan sivil toplumculuğa gerçek anlamda cesur bir serüven yaşayan idris Küçükömer'in Osmanlı-Türk siyasi kültür ve pratiğini yeniden kavramsallaştırma konusunda yaptığı katkı bugün yaşanan tecrübeler ışığında ayrı bir önem kazanıyor. Sol kesimlerde devrime ramak kaldığı inancının yaygın olduğu altmışlı yılların sonlarında ilericilik iddiasındaki solcuları toplumu sürü gibi gören otoriter tavırları dolayısıyla gerici, gericilik ithamı altındaki islamcı halk kitlelerini de taşıdıkları dinamizm ve gelişmeye olan temayülleri dolayısıyla ilerici olarak değerlendiren Küçükömer, doğrucu-islamcı halk cephesi ile batıcı-laik bürokratik gelenek arasındaki temel çelişkiye dikkatleri çekmiştir.


O'nun doğucu-islamcı halk cephesine dayanan Hürriyet ve itilaf-ikinci Grup-Terakkiperver-Serbest Fırka Demokrat Parti-Adalet partisi çizgisini sol yan, batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden ittihat ve Terakki-Bİrinci Grup-Cumhuriyet Halk Partisi-Milli Birlik Komitesi CHP (Ortanın solu) çizgisini tutucu sağ yan olarak görmesi altmışlı yılların egemen sol entellektüel kesimince dışlanmasına ve ağır ithamlara maruz kalmasına yol açmıştı. Ancak bugün gelinen nokta, onun özellikle halktan kopuk katı merkeziyetçi bürokratik gelenek ve bu geleneğe destek sağlayan sözde özgürlükçü entellektüel çizgi konusundaki görüşlerinin hala canlılığını koruduğunu göstermektedir.


Bu açıdan onun bu kutuplaşmanın tarihi kökenlerini tanımlayan görüşleri, ilerlemeyi, üretim kapasitesinin artışından çok batılı bir hayat tarzının jakoben bir tarzda halka dayatılmasına indirgeyen ve bu yönüyle halkla yabancılaşan yaklaşım biçiminin arkaplanını gözler önüne sermektedir.


"İşte bu Lale Devri'nin yaşantısı ve devletçiliği bugünkü 'Ortanın Solu' denen hareketin çok küçük bir çekirdeği görülebilir. (...) Bürokratlar Tanzimat Fermanı ile bu defa, gerçekten batılı görüntülü yeni bir Lale Devri başlattılar. Bu defa, kaplumbağaların mum taşıdığı lale bahçeleri yerine saraylar, elçilik binaları seçiliyordu. İstanbul'da elçiliklerde, saraylarda ve Osmanlıların Avrupa elçiliklerinde verilen bu balolarda bürokratlar batılı dostları ve levantenlerle beraber eğlenirken, işsizlik artıyor ve yerli üretim güçlerinin yok olması son derece süratle devam ediyordu. Bu baloların benzerlerini, hatta devamını, daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası döneminde, yoğaltım mallarının yarattığı koşullar altında Anadolu kasabalarında halkın nefreti altında verilen Cumhuriyet balolarında görmemek mümkün mü?" (Düzenin Yabancılaşması, s. 48, 61)


“Batıcı-laik bürokrat, batılaşma ile devleti kurtarmak isterken, yeterli derecede üretim güçleri yaratamadığından, tarihi büyük halk cephesiyle ters düşmektedir. Böylece iki cephe arasındaki mücadele kızışınca, laik batıcılar ile dindar doğucular arasında bir mücadeleye gelip dayanmaktadır. Bürokrat (sivil, subay) laik, güya ilerici sayılacak, emperyalist kıskacı içinde bürokrat oyunlarıyla içine kapanan islamcı-doğucu kamp ise gerici (mürteci) sayılacaktı!., işte bu oyun, tarihi olarak kaçınılmaz bir üstyapı oyunu olarak devam edegelmektedir. Bu oyunu devam ettirmekle a) hem bürokratlar iktidar olarak artık üründen önemli bir pay almakta ve b) hem de emperyalizm, çağına göre değişik usullerle ülkeyi yarı sömürge haline getirmektedir." (s. 74)


Bu satırlar, halkın büyük kesimlerinin enflasyon baskısı altında fakirleştiği bir dönemde laikliğin klasik batı müziği konserleriyle özdeşleştirildiği doksanlı yılların Türkiyesi için özel bir anlam ifade etmektedir.


Devleti kurtarma misyonu ile halk desteği sağlama arasındaki paradoksa dikkatleri çeken idris Küçükömer aynı zamanda bugün niçin seçimlere gidilmek istenmediğinin de ipuçlarını vermektedir: "1908 Meşrutiyet ile İttihat ve Terakki Cemiyeti imparatorluğa hakim olmuştu. Devlet cemiyetin eline geçmişti. Fakat Osmanlı Devleti'ni ele geçirmek, toplumu ele geçirmek değildi. Oysa onlar toplumu, daha doğrusu halkı elde edeceklerine, devleti elde etmek istemekteydiler ve bu yoldan elde edilen ya da kapılan devlet kurtarabilir sanılıyordu. (...) Türkiye'nin politik eliti hep böyleydi ve hep böyle kaldı. Sıçramakta elde edilen iktidar nisbi bir yalnızlığa mahkumdu. Fakat geçici de olsa sıçranarak iktidar kapılabiliyordu da." (s. 75)


Yaklaşık otuz yıl önce kaleme alınan bu eserde, toplumu değil devleti ele geçirmeye çalışan bürokratik anlayışın yaşadığı yalnızlıkla ilgili olarak yapılan tesbitler, tehdit tanımlamaları ve algılamalarının dayandığı psikolojik altyapıyı ve son aylarda gündeme getirilen Cumhuriyet-Demokrasi denkleminin arkaplanını son derece çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunu da bir başka yazımızda ele alalım.

#İdris Küçükömer
#Düzenin Yabancılaşması
#Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi